TARİHİ ESTETİK
DEĞERLERİYLE DİYARBAKIR SURLARI
Doç. Ahmet ATAN

Gabriel’in Kale Planı (Metin Sözen)
Diyarbakır Surları
Diyarbakır’ın tarihi surlarını, estetik perspektiften değerlendirmek
farklı bir özellik taşır. Yaklaşık 9000 yılı aşkın bir geçmişe sahip Diyarbakır
surları o günden günümüze, tarihi, kültürel, estetik ve sanatsal şahsiyetine
dokunulmasına izin vermeden ulaşabilmeyi başarmıştır. Çağların olanca
tahribatına, yok ediciliğine, yıkımına karşın kendini korumasını bilmiş en
etkili estetik görünümüyle Diyarbakır’ı “Müze Şehir” haline getirmiştir.
Diyarbakır, Anadolu’da binlerce yıldan beri bir çok medeniyetin
canlı izlerini taşıyan bir tarih kültür ve sanat hazinesidir. M.Ö. 7000
yıllarında Çayönü’nden başlayan ve günümüze kadar gelen sadece bölgede değil
dünya tarihinde de önemli roller oynayan bir çok uygarlık bu yörede değerli
eserler bırakmışlardır. Bu eserlerin başında “Diyarbakır Surları” gelir.
Diyarbakır Surları yapıldıkları dönemden (Roma İmparatorluğu,
II. Konstantinus. M.S. 349) bu güne, her şeye rağmen fazla tahrip olmadan
gelebilmiştir. Surlarda Roma, Bizans, Arap, Türk-İslam, Selçuklu ve Osmanlı
dönemlerine ait son derece güzel ve birer Sanat eseri olan burçları, kapıları,
kabartma ve figürleri yan yana görmek mümkündür. Bu yapıtların hem tarihi
özelliği hem de o dönemler ait düşünce sistemi, sanat zevki, bitki ve hayvan
zenginliği bakımından önemleri vardır. Anadolu eski tarih geçmişinin en önemli
kültürel miras olan Diyarbakır surları, üzerinde taşıdığı bitkisel ve hayvansal
motifler yanında kitabeleri oluşturan kaligrafik unsurlarla çok önemli, estetik
değer taşıyan eserlerdir.
Eski Diyarbakır şehrini kuşatan kaleye Diyarbakır Surları
diyoruz. Çin Seddinden sonra dünyanın en uzun, en geniş ve sağlam surlarından
biri olduğu kabul edilir. Kale, Karacadağ’dan Dicle’ye uzanan geniş bazalt
yaylanın doğu ucuna, zeminden yüz metre yüksekliğe kurulmuştur. Surların ilk
yapılışı kesin olarak bilinmiyor. Fis Kayasına kurulu iç Kalenin, milattan
2.000 yıl kadar önce Hurriler Döneminde kurulduğu sanılıyor. Yazılı belgelere
göre milattan sonra 349 yılında Roma imparatoru ikinci Constantinus
(Kanstantinus) zamanında şehrin surlarla çevrildiği kalenin onarıldığı
biliniyor 367 ve 365 yılları arasında şehrin batı surları yıktırılmış, Urfa
Kapısı ve Mardin Kapısına uzanan bölüm yapılmış, altıncı yüzyılda Justinianus
zamanında güçlendirilerek genel biçimini almış, daha sonraki yıllarda sürekli
onarımlarla genişletilerek günümüze kadar ayakta kalmıştır.
Genel olarak kalkan balığı biçimini andıran Diyarbakır
Kalesi, Dış Kale ve iç Kale olarak iki bölümden meydana gelmektedir. Dış Kale
surlarının uzunluğu 5 kilometre kadardır Doğu–Batı doğrultusunda 1.700, kuzey -
güney doğrultusunda 1.300 metrelik bir alanı kuşatmaktadır. Surların yüksekliği
10-12 metre, kalınlığı 3-5 metredir. Surlar üzerinde kuleleri birbirine
bağlayan geniş bir yol vardır. Bu yol, 70 santimetre kalınlığında mazgal
duvarları ile korunmuştur. Kalenin 81 burcundan en ünlüleri Evli Beden (Ulu
Beyden), Yedi Kardeş ve Keçi (Kiçi) burçlarıdır. Burçların içinde koğuşlar,
mahzenler, sarnıçlar ve depolar yer almıştır. Dış Kale ile iç Kale surlarında
Romalılardan Osmanlılar kadar çeşitli devletlere ait yazıtlar (kitabeler)
bulunmaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz : Latince : Romalılar, 367 375
yılları arası, Yunanca: Bizanslılar, 440-528 yılları arası. Arapça yazıtlar :
Abbasîler 909, Mervaniler 995-1035, Büyük Selçuklular 1088-1092, Şam
Selçukluları 1093, İnallılar 1141, Nişanlılar 1154-1183, Artuklular 1188-1208,
Eyyubiler 1236-1237, Akkoyunlular 1149-1479. Farsça yazıtlar Osmanlılar
Dönemine aittir. 1525–1527 arası tarihlerini taşır. Dış Kalenin kapıları :
Kuzeyde Dağ Kapışı (Harput Kapışı), batıda Urfa Kapışı (Rum Kapışı), güneyde
Mardin Kapışı (Teli Kapışı), doğuda Yeni Kapı (Su Kapışı, Dicle Kapışı). iç
Kalenin kapıları : Fetih Kapışı, Oğrun Kapışı, Saray Ka- pışı, Küpeli Kapış;,
Fetih ve Oğrun kapıları dışarıya, Saray ve Küpeli kapıları iç tarata şehre
açılır. iç Kale Kanunî Sultan Süleyman zamanında 1524–1526 yılları arasında
ikinci bir surla çevrilerek genişletilmiştir. Dış Kale surları içinde cami,
medrese, türbe, kilise, han, hamam gibi tarihî eserler yer almaktadır. iç Kale
surları içinde iki kilise, Artuklu Sarayı kalıntıları. Viran Kale, sarnıç ve
cami bulunmaktadır.
Surların Büyük Burçları
Evli Beden Burcu (Ulu Beden Burcu):
Artuklu Melik Salih tarafından 1208 yılında Mimar ibrahim’e yaptırılmıştır.
Yedi Kardeş Burcu: Artukoğlu Melik Salih
adına 1208 yılında Mimar İbrahim’in oğlu mimar Yahya’ya yaptırılmıştır. Burcun
üzerinde Selçukluların simgesi olan çift başlı kartal ile iki arslan
kabartması, bunların altında da burcun yazıtı vardır.
Keçi Burcu (Kiçi Burcu): Mardin Kapısının
doğusundadır. Diyarbakır surlarının üzerindeki en eski, en büyük burçtur.
Taş işçiliği
Diyarbakır surları, taş’ın bir büyük sanat eseri haline
getiriliği muhteşem bir
abidedir. O, taş üzerindeki süsleme ve bezemelerle güzelliğin zirvesine çıkmış
estetik bir abidedir. Taş işçiliğindeki sanatkarane ustalık, bugün Tarih ve
Medeniyetinin önemi ile kültür ve sanatımızın sahip olduğu engin ve zengin
değerlerimizi tartışmasız kabul edilir duruma getirmiştir. Bu duvarüstü taş
işlemeciliğin bir büyük plastik sanat eseri haline getirmek ancak büyük bir
sanat ruhuna sahip olmakla mümkündür. Bu Güzel sanat eserleri, bir kaç bin
yıllık tarihimizin içinden süzülüp gelen ince işlenmiş " Altın taş "
niteliği ile; eşsiz birer güzel sanatlar abideleri olacaktır. Diyarbakır
surlarının Duvarlarım birer canlı sanat müzesi haline getirenler, acaba dünya
sanat ve medeniyeti için başvurulacak birer kaynak eser niteliğini
taşıyacaklarını, biliyorlar mıydı?
Süslemeciliği
Diyarbakır surlarının taş işçiliğini bir büyük sanat haline
getiren önemli özelliklerinden biri de " Taş Süslemeciliğidir ".
Kendi döneminin, yaşadığı ortamı ve kullandığı eşyayı göze en hoş gelecek
şekilde süslemek, onu sanat anlayışı ile biçimlendirmek, Diyarbakır surları taş
ustalarının, sorumluluğun ötesinde; doğal bir tutkuları olduğunu
göstermektedir. Onbir ve onikinci yüzyıl Selçuklularının kendine öz kavramları,
ilhanlıların parlak ve atak sanat ibdaları, Timurluların ince ve zarif sanat
görüşleri, Memlükların, Celayirlerin, Muzafferilerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu
Türkmenlerin ve nihayet Safevilerin süsleme sanatlarında gösterdikleri başarılı
buluşlar, Türk Süslemesinin oluşmasında büyük rol oynadığı kesin olarak kabul
edilebilir. İşte o dönemin Taş ustaları, süslemeleri ile taşı taş olmaktan
çıkarıp bir büyük sanat eseri haline getirmeleri, Diyarbakır surlarını bir
Güzel Sanatlar Galerisine dönüştürmüştür. Diyarbakır surlarındaki
Süslemeciliğin tarihsel süreç içerisinde kendi geleneksel yorumlarına sıkı
sıkıya bağlı kalarak surların kültür ve sanat dünyasında seçkin bir yer
almasına neden olmuştur.
Kufi Kitabeler
Bin yıllara dayanan tarihi özelliği ile Küfî yazışı Diyarbakır
surlarının duvarlarına bir başka biçimde özellik ve önem kazandırmıştır. Bu
yazı ile taş, Tarihsel bir belge olmanın ötesinde plastik olgunluğun doruğuna
çıkarak surlara bir yücelik kazandırmıştır. Türk sanatının her sahasında en iyi
bir biçimde değerlendirilen hat sanatı taş üzerine yazılması yanında mimariye
de hayat vermiştir. Bu taşlar üzerinde yer alan Küfî yazısı ile yazılmış
kitabeler insanı maddi alemden mana aleminin sonsuz derinliklerine
götürmektedir. Bitkisel bezemelerle bir arada şekillendirilen Küfî yazısı; bir
taraftan tarihin "zaman tünelinden" geçerek günümüz insanına belge
niteliği ile bilgi ulaştırırken, bir taraftan da güzelliğin esintileri ile
ruhun derinliklerine işlemektedir. İnsan bu Tarihi manzara karşısında
kendisinden geçmektedir. Kitabeler hemen hemen Diyarbakır surlarının önemli bir
yüzünü çevre sarmaktadır.
Bitkisel Motifler
Sanat, milletlerin kültür ve zevklerini açıklayan, toplulukların
geleneklerini, duygularını yansıtan bir kavram olduğuna göre bitkisel motifler
"Taş Süsleme Sanatlarında " ne denli bir mucize olduğu, Diyarbakır
surlarının duvarlarında görülür. Kendi devirlerini oluğu kadar kendi
devirlerinin sonraki devirlerin de estetik değerlerini yönlendiren Diyarbakır
surlarındaki Bitkisel motifli taş süsleme sanatı; Mazinin derinliklerinden
gelen sır dolu esintilerini günümüz insanın ulaştırdığı gibi geleceğe de
götürecektir. Bitkisel motifler yarı natüralistik, yarı stilize bir üslup ile
çalışmıştır. Çeşit çeşit çiçeklerin yepyeni stilizasyonla Taş üstünde biçim
bulduğu surlar sanki tarihi bir çiçek bahçesine dönüşmüştür. Bu bitkisel
motifler dekorasyon sanatının ilk örnekleri olarak gösterilebilir.
Hayvansal Figürler
Diyarbakır surlarının en önemli özelliklerinden bir de, taş
süslemeleri arasında hayvan figürlerinin yer almış olmasıdır. Hayvan
figürlerinden oluşan kompozisyonlar bitkisel motifli Küfî kitabelerle yan yana
yer almaktadır. Surları oluşturan taşların üzerine yerleştirilmiş ilginç
kabartma hayvan figürleri görmek mümkündür.
Diyarbakır Surlarındaki Hayvan Figürlerinin Plastik Analizi
Diyarbakır Surları Yedi Kardeş Burcu Üzerindeki Hayvan Figürleri
Diyarbakır surlarının önemli ünitelerinden biri Yedi Kardeşler
Burcudur. Artuklu dönemi eseridir. (1183-1232) Melik-el Salih ebu’l-feth Mahmut
zamanında yapılmıştır (1208). Mimarı İbrahim oğlu Yahya’dır.
Yedi Kardeşler burcuna bakıldığında Bütünü kapsayan bir yüzeysel
estetiğin sağlanmış olduğu görülür. Zeminden burcun zirvesine kadar hemen
yüzeyin hemen her karesinde mimar ve uygulayıcıların estetik bir endişe
taşıyarak form-inşada bulundukları gözlenir. Kitabeyi oluşturan kaligrafik
istiflerden tutun da, alan boşluklarını dolduran hayvan figürlerinin
yerleştirilmesine kadar sanat dili ili ile “espas”a yani dengeli boşluklar
bırakılmasına özen gösterilmiştir.
Yedi Kardeşler burcunun yüzeyini hemen hemen iki eşit
parçaya bölecek şekilde yerleştirilen bir şerit kaligrafik kitabe geniş taş
yüzeyi üzerinde bir oya işlemesi gibi yer almıştır. Kitabenin başlangıç
kısmının her iki tarafına simetrik olarak ejder başlı kuyruklara sahip aslan
figürleri yerleştirmiştir. Burcun Sol-sağ tarafındaki Aslan figürleri kitabenin
bulundu şerit üzerinde dış kabartma tarzında işlenmiştir. Hayvan figürleri burç
yüzeyi üzerine, sağdan ve soldan dengeli boşluklar bırakılarak kompozisyon
düzenli bir biçimde yerleştirilmiştir. Bu özellik Resim sanatının temeli olan
desen çalışmalarında da hassasiyetle üzerinde durulan konulardan biridir. Konu
için ayılan alanın yerli yerince değerlendirilmesi resim sanatının temel
amaçlarından biridir. Konu gözü rahatsız edecek derecede küçük boyutlu olmadığı
gibi kontur çizgisi dışına da taşmamalıdır. Aslan figürlerinde de bu plastik
denge ideal bir biçimde uygulanmıştır. Aslan figürleri izleyiciye bir mesaj
vermesi yanında iyi estetik değerleri de üzerinde taşımaktadır. Bu üslup bir
yerde yazılarla benzeşen bir üslup olsa gerek. Kitabelerle Hayvan figürleri
biçimsel farklılıklara rağmen öz’de birbirleri ile örtüşmektedirler. Yazılar
ile hayvansal figürler aynı yüzey üzerinde birlerine kontrast düşmemektedirler.
Bunun yanında rölyef biçiminde uygulanmış aslan ve çift başlı kartal figürlerin
plastik olgunluğa sahip olması, sanatçısının iyi bir gözlem, tasarım ve
uygulayım bilgisine sahip olduğunu göstermektedir.
Her iki aslan figürünün orta yerinde ise çift başlı kartal
figürü bulunmaktadır. Aslan figürleri kimi tarihçilere göre mücadele, güç ve
üstünlük sembolü olarak yorumlanmıştır. Buradaki aslan figürlerinin kullanılma
nedeni de; bulunduğu yerin koruyuculuğu ve kollayıcılığı sembolize edebilir.
İki aslan figürünün ortasında yer alan çift başlı kartal figürü ise; tarihte
gelmiş geçmiş Türk İslam devletlerinin ve Selçuklular’ın simgesi olarak
kullanılmıştır. Yedi Kardeşler Burcu üzerinde yer alan tüm bu hayvansal
figürler ilginç stlizasyona uğratılarak biçimlendirilmişlerdir.
Yedi Kardeşler Burcu’nun (İzleyene Göre) Sağ Tarafında Yer Alan
Arslan Figürü
Aslan figürünün genel biçimsel yapısına bakılırsa; güçlü bir
stilizasyon görülür. Bazalt taşının sert olma özelliğine rağmen bu aslan
rölyefindeki stilizasyon şaşırtıcı şekilde uygulanmış ve plastik açıdan başarı
ile sonuçlandırılmıştır. Aslan figürü hareket ve dinamizm mesajı yüklü bir
anlayışla yapılmıştır. Sanatçısının olayı iyi gözlemlemediğini göstermektedir.
Figür yüzeyde poz veriyormuş edasıyla durgun bir halde “biblo” görünümündedir.
Kabartma derecelendirme yapılırsa; 0,1, 2, 3, 4, 5 aşamalı olarak
tanımlanabilir. Sıfır noktası, burcun düz yüzeyi olurken, burun bölümü aslan
rölyefinin en yüksek alanıdır. Güzler burun kısmının her iki tarafında Uygur
resimlerinde yer alan figürlerdeki gibi çekik gözlüdür. Göğüs bölümüne bir zırh
yerleştirilmiş gibi ek kabartma yer almıştır. Aslan figürünün, Askerlik deyimi
ile başı dik göğsü ilerdedir. Ön ve arka ayaklar genel anatomik yapıya aykırı
bir duruşla kıvrılmışlar, bu durum ya stilizasyonun sonucu ya da sanatçısının
gözlem eksikliğinden kaynaklanabilir. Aslanın kuyruğu ejder başı olarak
yapılmıştır.
Yedi Kardeş Burcu’nun (İzleyene Göre) Sol Tarafında Yer Alan
Arslan Figürü
Burada yer alan aslan figürü diğerinin simetrik biçimi olarak
uygulanmıştır. Baş genel olarak gövdeye oranla daha büyüktür. Her ikisinde de
perdahlanmış bir taş işçiliği yer almaktadır.
Çift Başlı Kartal Motifi
Yedi Kardeşler Burcu’nun ön yüzünde, Besmele-i erife’nin yer
aldığı kitabenin üzerinde bulunan çift başlı kartal motifi, aslan figürlerinin
bir anlamda simetrik olarak ikiye bölmüştür. Burcun ortalarında yer alan kartal
motifinin üst bölümündeki friz biçimindeki kabartma şeritler ile bir anlamda
kitabe, aslan ve kartal motifleri taçlandırılmıştır. Çift başlı kartal motifi
simetrik olarak uygulanmıştır. Kanatlarda beş sembolik telek uygulanmıştır.
Kartal figüründeki baş, kanat ve pençelerdeki stilizasyon uygulamasına bakılırsa,
sanatçısının iyi bir gözlem, tasarım ve uygulayım gücüne sahip olduğu görülür.
Tüm bunlar göstermektedir ki; Güzel sanatlar, Hangi zaman ve mekanda olursa
olsun, birey ve toplum olarak, bizzat insanın kendine yönelişi, kendi ruh
yapısını ortaya koymasını, kendi dert, çile, ızdırap, özlem ve mutluluklarını
dile getirmesini temin ederken, bir taraftan da insana ümit, cesaret, şevk ve
dayanma gücünü telkin eder.
Evli Beden Burcu
Evli Beden Burcu, Ulu Beden veya Ben-u Sen Burcu olarak da
bilinir. Artuklu dönemi eseridir. (1183- 1232). Melik-el Salih Ebu’l-feth
Mahmut zamanında yapılmıştır (1208). mimarı Cafer oğlu İbrahim’dir. Burçta
toplam 6 aslan motifi rölyefi vardır ve Avrasya hayvan motifleri üslubunu
yansıtırlar. Başlarında taç bulunan kanatlı aslan figürlerinin kuyrukları ejder
başlı olarak işlenmiştir. Üslup olarak Yedi Kardeşler Burcu ile belirgin
özellikler taşır. Evli Beden burcunda da Aslan ve çift başlı kartal motifleri
yer almıştır. Bu burçtaki taş işçiliğine bakılırsa bir adım daha önde ince
süslemelere girilmiştir. Bu çift başlı kartal motifindeki kanatlarda simgesel
altışar adet telek (Kanat tüyü) kullanılmıştır. Evli Beden burcunun ön yüzünde
(izleyene göre) sol alt köşede yer alan ve dışa dönük aslan motifi rölyefi
dereceli olarak çukur halde işlenmiş yatay dikdörtgen içine alınmıştır. Burç
yüzeyinde yer alan tüm aslan motifi rölyefleri ciddi anlamda aşınmış ya da
tahrip olmuştur. İnsanlar Çift başlı kartal sembolünü sevmişler; Selçuklu
Devleti, Diyarbakır Belediyesi, Dicle Üniversitesi ve diğer bir çok sivil
kuruluşlar bu motifi birer amblem olarak kullanmışlardır. Kitabe kuşağının sol
başında kanatlı, Ejder başlı kuyruklu aslan motifi rölyefi, görüntüsü ile
dinamik bir imaj hissi uyandırmaktadır. Aslan figürü dikdörtgen şeklinde bir taş
yüzeyi üzerine işlenmiştir. Kompozisyonun yüzey üzerine dengeli bir biçimde
yerleştirildiği söylenebilir. Bununla beraber figürün ejder başlı kuyruğu
çerçeve dışına taşırılmıştır. Aslan başı’nın insan başını çağrıştırmış olması,
Mısır piramitlerinin önünde yer alan insan başlı aslan heykelleri olan
“sfenksleri” hatırlatmaktadır. Güneş doğarken nasıl ilk olarak, dağların
tepelerini, daha sonra yüksek binaların damlarını aydınlatıyor ve en sonra,
yeryüzünün düzlüklerine ve alçak yerlerine ışınlarını yaymaya başlıyorsa; güzel
sanatların yaydığı ışıklar da tıpkı güneş gibi yayılır ve ilkönce yüksek
seciyeli, sayıları pek az olan aydın kişilerin ruhlarını ve kafalarını
aydınlatır. Evli Beden burcunun üst kısmında yer alan konsollar form inşa
bağlamında çok zarif taş işçiliğinin uygulandığı bir alan örneğidir.
Nur Burcu
Selçuklu dönemi eseridir. (1085-1183). Melikşah zamanında
yapılmıştır.(1089). Mimarı Selami oğlu Urfalı Muhammed’dir. Kufi (Nebati) yazı
ile yazılmış kitabesi ve çeşitli hayvan figürleriyle en zengin burçtur. Kitabe
arasında yer alan uzun boynuzlu keçi motifi rölyefi dikkat çekici estetik
değerdedir. Yine kitabe arasında yer alan simetrik olarak yerleştirilmiş dört
nala koşan at motifi rölyefleri bu dönem heykel sanatında perspektif ve anatomide
ne kadar bilgi, gözlem, beceri ve yetenek konusunda bize net belge
sunmuşlardır. Kitabenin sol kenarında yer alan güvercin motifi rölyefinin
kanatlarındaki beşli telek, yedi kardeşler burcundaki çift başlı kartalın
telekleri ile aynı sayıda olması dikkat çekicidir. Hemen alt tarafında yer alan
bağdaş kurmuş bir şekilde oturan kısa saçlı, eli ile ayaklarının tutan çıplak
kadın rölyefi ise hangi amaçla yapıldığı konusunda fikir yürütmek zordur.
Kitabenin sağ tarafında da soldakinin simetrisi olarak uygulanmış kanatları
açık ancak bunda altı telek görünen güvercin motifi rölyefinin altında da
çıplak kadın motifi yer almaktadır. Ancak antik çağ eserlerinde; çıplak kadın
heykelleri-örneğin: Kibele, Bolluk ve bereket tanrısı sembolü olarak
kullanılmıştır. Nur burcunda yer alan kitabenin sağ köşesindeki aslan motifi
daha belirgin stilizasyona uğratılmış olması yanında sevinç veren bir gülümseme
imajı kayda değer bir özelliktir. Nur burcunun sol yüzünde yer alan ancak türü
belli olmayan bir yırtıcı kuş, aynı şekilde türü belli olmayan avını
parçalamasını konu edinen bir rölyef, büyük ihtimalle mücadele ve güç
gösterisini simgelemiştir. Bazı sanat tarihçileri, Alta mira ve Lascaux Mağara
resimlerini, hasımına karşı bir üstün gelme tasviri olarak betimledikleri biçiminde
yorum getirmektedirler. Buradaki kuş ve avı konusu da bu anlayıştan
kaynaklanabilir. Bu olgunun önemli yanı; düşünce duyguların mukim kale
duvarlarına bile olsa resimsel bir anlayışla ifade edilmiş olmasıdır.
Selçuklu Burcu
Melikşah dönemi eseridir. Nur Burcu benzeridir. Kufi yazı ile
yazılmıştır (1088). Evli Beden Burcu’nun kuzeyindedir. Kitabe üzerinde yer alan
simetrik olarak yerleştirilmiş keçi motifi rölyefinde uygulanan uzun
boynuzların stilize edilmiş parçalı bölümleri yüzeyin başka bölümlerinde de
uygulandığı görülmüştür. Kitabenin sol köşesinde yer alan aslan motifi
rölyefinin stilizasyonu olmakla beraber miken sanatında olduğu gibi zarafet
açısından daha az özen gösterildiği yorumu yapılabilir. Güvercin olabileceği
yorumu yapılabilecek olan kuş figürü rölyefi yine kitabenin arasında yer
almaktadır.
Dağ Kapı Burcu
Diyarbakır’da hüküm sürmüş devletlerin hemen tümü, kentin en
önemli bölümlerinden olan Dağ kapı burcunun iç ve dış duvarlarına çeşitli
işaretler, kitabeler ve armalar koydurmuşlardır. Dağ kapı burcunun çeşitli
yerlerinde değişik hayvansal, bitkisel ve motiflerinin rölyefleri yer alır.
Bitkisel motiflerin içinde üzüm ve yaprak şekilleri bulunur. Dağ Kapı Harput
Kapı olarak da bilinir. Kitabe ve rölyef yönünden en zengin kısmıdır.
Yanında Mervani dönemine ait mescit vardır. Kapı civarındaki rölyeflerin çoğu
çeşitli zamanlarda yapılan onarımlar sırasında rasgele yerleştirilmiştir.
Bunlardan biri Bizans döneminden kalma kitabe parçasıdır. Dağ kapı burcunda yer
alan ilginç işlemeli demir kapı eskiden beri sürekli nöbetçiler tarafından
akşamları güneşin batışı ile kapanır, doğuşu ile açılırdı. Abbasilere ait
güvercin, hayvan ve bitki motiflerindeki stilizasyon alabildiğine naif ve
spontane bir biçimde yapılmış oldukları dikkati çekmektedir. Öyle ki bazı
hayvan motiflerindeki aşırı naiflik, rölyefin hangi hayvan türüne ait oluğuna
dair yorumu zorlaştırmaktadır.
Dünün sanatı geçmişin aynasıdır. Bu
günün sanatı da geleceğe en geçerli tarihi belgelerdir. Gelecek çağın insanları
bizim bugünkü toplumuzda neler olup bittiğini, bu toplumun başından neler
geçtiğini nasıl öğrenecekler?.. Bundan yüz sene sonraki insanlarımıza, bu
günleri bizzat yaşamayan evlâtlarımıza her anı başlı başına bir olay olan bu
enteresan yüzyılı nasıl ulaştıracağız?.. İşte bu mesajı gelecek nesillere
iletebilecek yegane köprü sanattır.
Bir toplum yüce değerlere, güzel sanatlara sahip çıkarak
ulaşabilir veya diğer bir ifade ile, güzel sanatları benimseyen toplumlar ulvî
özelliklere sahip olabilir. Her bir güzel sanat eseri toplumsal
otobiyografidir. Bir toplum ortaya koyduğu veya sahip çıkıp koruduğu
güzel sanat eserinin niteliğine göre, kendi otobiyografisini okuyabilir.
Meselâ; denilebilir ki, Diyarbakır’da yaşayan toplumların
otobiyografilerini Diyarbakır’daki eserlerden okuyabiliriz. Diyarbakır Surları,
Ulu Camii, Nebî Camii, Hz. Süleyman Camii, Behram Paşa Camii, Melik Ahmet Paşa
Camii, Zinciriye Medresesi, Mesudiye Medresesi, Hatuniye Medresesi, İçkale
Artuklu Sarayı, Malabadi Köprüsü, Haburman Köprüsü, Mervânlı Kitâbesi gibi
sanat eserleri sanki kulağımıza yüzyıllar ötesinden bir şeyler
fısıldıyor.
Sonuç ve Öneri
1- Tarihi estetik değerlere sahip Diyarbakır Surları, içinde
bulunduğu Şehri bir “Dünya Kenti” haline getirmiştir.
2- Tarihi estetik değerlere sahip Diyarbakır Surlarını önemli
kılan özellikler:
a- İnsanüstü emek tasarım ve uygulayım.
b- Dikkat çekici estetik değerleri üzerinde taşıması.
c- Kitabelerin belgesel özelliği ile beraber, estetik nitelikte
olması.
d- Hayvansal motiflerin estetik nitelikte olması.
e- Bitkisel motiflerin estetik nitelikte olması.
f- İnsan motiflerinin estetik nitelikte olması.
3- Tarihi Estetik Değerlere sahip Diyarbakır surlarının dahi ciddi
bir şekilde koruma altına alınmalıdır.
4- Surlara özel bir önem ve güzellik kazandıran insan, hayvan ve
bitki motifleri ile beraber kitabeler, özel kimyasal maddelerle doğal ve insani
şartlardan kaynaklanacak hasarlara karşı koruma altına alınmalıdır.
5- Koruma etkinliği için valilik ve Belediye Başkanlığı ortak
çalışması ile Koruma ve güvenlik kadroları oluşturulmalıdır.
6- Diyarbakır’ı bir “Dünya Kenti” haline getiren özellikleri
daha etkin bir kampanya ile ulusal ve evrensel bazda tanıtılarak, turizm teşvik
edilmelidir.
ÇAYÖNÜ
Pleistosen dönemden Holosen'e geçişteki ılıman bir iklimin
egemen olduğu Yakındoğu'da özellikle tahıl ve baklagillerin geniş alanlara
yayılmasının ve yenilebilir yeni bitki türlerinin ortaya çıkışının avcı-toplayıcı,
göçebe veya yarı göçebe bir yaşam tarzı sürdüren insan topluluklar üzerinde
önemli etkisi olmuş, bu daha kolay ulaşılabilir ve saklanabilir bitki
toplulukları insanın beslenme kaygularını azaltmış, bunun sonucu olarak daha
geniş alanlarda yerleşik düzene geçilebilmiştir. İlk önceleri baklagiller daha
sonra yabani tahıllar toplanıp depolanmakla birlikte, avcılık birçok topluluğun
beslenmesinin önemli bir parçası olmaya devam etmiştir. Dönemin ortalarında
domuz kısmen evcilleştirilmiş ve ilk ekim denemeleri başlamış, sonlarına doğru
koyun, keçi gibi sürüler halinde tutulabilen hayvanlar evcilleştirilmiştir. Yaşam
şartlan ve beslenme yöntemlerinin değişmesi yeni teknolojilerin
geliştirilmesine yol açmış, sürekli bir arada yaşamanın getirdiği yeni koşullar
karşısında da yeni bir sosyal yapılanma doğmuştur. Kısaca özetlersek,
tarihöncesi arkeolojisinde "Akeramik" ya da "Çanak Çömleksiz
Neolitik" olarak adlandırılan, "Besin Üretimine ve Yerleşik Köy
Yaşantısına Geçiş Dönemi" olarak da tanımlanan, günümüzden önce yaklaşık
10.000-8.000 yıllan arasındaki dönem, Yakındoğu insanının yaşamında köklü
değişikliklerin olduğu, yeni toplumsal ve ekonomik bir düzenin oluştuğu,
uygarlık tarihinin önemli aşamalarından biridir.
Tarih öncesi geçmişimizin en
önemli dönemlerinden biri olarak kabul edilen bu dönem üzerine en eski ve
zengin verileri içeren değişik hayvan ve bitki türlerinin ortamlarında
evcilleştirildiği Yakındoğu'da yoğun çalışmalar yapılmış ve yapılmaktadır.
Anadolu'da ise bu araştırmalar, özellikle Güneydoğu Anadolu'da, 1963 yılından
itibaren başlamış ve günümüzde de birkaç yerleşmede sürdürülmektedir. Bu
araştırmalar sonucunda, Güneydoğu Anadolu'nun Çanak Çömleksiz Neolitik dönemi
kısmen aydınlatılmış ve Yakın Doğu'nun diğer bölgeleri ile karşılaştırmalar
sonucu bu dönem için anahatlarıyla ortak bir kültür söz konusu olmakla
birlikte, değişik ortamlardaki bölgelerde farklı yaşam biçimlerinin
geliştirilmiş olduğu ortaya çıkmıştır. Avcılık ve bitki toplayıcılığına dayalı
göçebe yaşamdan, besin üretimi ve hayvancılığa dayalı yerleşik köy yaşantısına
geçiş süreci içinde Çayönü'nün önemli bir yeri vardır.
1 GÜNEYDOĞU ANADOLU TARiH ÖNCESI ARAŞTIRMALARI KARMA PROJESi
VE ÇAYÖNÜ KAZILARI
Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları Karma Projesi, Prof.
Dr. Halet Çambel ve Prof. Dr. Robert J. Braidwood tarafından İstanbul ve
Chicago Üniversiteleri ortak araştırma projesi olarak 1962 yılında, ilk
üretimciliğe geçiş aşamasının tüm doğal verilerini içeren ve arkeolojik açıdan
hiç bilinmeyen bölge olan Yukarı Dicle Havzası'nda tarımcı ilk köy
topluluklarının ilk ortaya çıkışına yönelik araştırmalar yapmak amacıyla
kurulmuştur. Projenin en önemli özelliği kurulduğu andan itibaren uluslar ve
disiplinler arası çalışmayı ilke edinmesidir. 19781988 yılları arasında Institüt
der Baugeschichte'den (Karlsruhe Üniversitesi) Prof. Dr. Wulf Schirmer, 1990
yılından itibaren de Roma Üniversitesi "La Sapienza"dan Dr. Isabella
Caneva başta olmak üzere 17 yerli ve yabancı bilimsel kurumun katıldığı proje
kapsamında dört yüzey araştırması, çayönü kazılarının yanısıra Biris
Mezarlığı, Söğüt Tarlası, Girikihaciyan ve Yayvantepe kazıları
gerçekleştirilmiştir (Resim 11).
Bu proje kapsamındaki çayönü
kazıları, yoğun toplayıcılıktan besin üreticiliğine, nerede, nasıl ve ne
şekilde geçildi sorularına ve bu geçişin insanın yaşamı üzerindeki etkilerine
yanıt bulmak amacıyla, 1964 yılından beri, bölgenin durumundan ötürü zorunlu
ara verilen 1992 yılına kadar 17 mevsim boyunca sürdürülmüştür. 1990-91
yıllarında çayönü Tepesi'nin bir kısmı onarılarak görsel hale getirilmiştir.
ÇAYÖNÜ YERLEŞİM YERİNİN ANA ÖZELLiKLERi VE KÜLTÜR TARiHi
iÇiNDEKi YERi
çayönü, Çanak Çömleksiz Neolitik çağdan Demir çağa kadar
kesintisiz iskanın görüldüğü bir kazı yeridir. Her ne kadar değişik dönemlerde
yerleşmelerin boyutları ve kullanım biçimleri farklı olmakla birlikte bu kadar
uzun süreli bir yerleşime sahne olması Çayönü'nün değişik dönemlerin ekonomik
gereksinmelerine cevap verecek değişik özelliklere sahip coğrafi bölgelerin
kesişme noktasındaki konumundan kaynaklanmaktadır. Bu konumu Çayönü' ne değişik
dönemlerde farklı bölgelerle ilişki kurma olanağını da sağlamıştır. En yoğun
iskanı Çanak Çömleksiz Neolitik ve Çanak Çömlekli Neolitik'te görmüş.
Kalkolitik dönemde ufak bir yerleşme, İlk Tunç Çağ'da ise
yerleşme Hilar Kayalıkları'na kaymış. Tepenin kuzeyi mezarlık
olarak kullanılırken güneydeki dere yamacı bakır işleme atölyeleri alanına
dönüştürülmüş. Demirçağ da ise ufak bir yerleşme ve her tarafta açılmış
çukurlar var.
Çayönü, Yakındoğu'da kazılmış
en geniş yerleşme olmasının yanısıra, gerek mimarisi gerekse değişik
nitelikteki zengin buluntuları ile bütün kültür basamaklarının izlenebildiği
Çanak Çömleksiz Neolitik dönem içinde ilişki kurmuş olduğu, etkilendiği ve
etkilediği bölgeleri en iyi yansıtan yerleşme olması açısından "anahtar
yerleşme" özelliğini taşımaktadır.
Çayönü'nün Çanak Çömleksiz
Neolitik dönemi birbirinden farklı yapı özellikleri gösteren evrelere göre
tabakalanmaktadır. En eskiden yeniye doğru Yuvarlak Planlı Kulübeler, Izgara
Planlı Yapılar, Kanallı Yapılar, Taş Döşemeli Yapılar, Hücre Planlı Yapılar ve
Geniş Adalı Yapılar. Bu yapı tipleri her ne kadar birbirinden farklıymış gibi
gözüküyorsa da en eski yerleşmeden itibaren çayönü halkının gayet başarıyla
uyguladığı bir gelişim çizgisini izleyebilmekteyiz. Bu gelişim çizgisi
yerleşmenin değişen doğal koşullarına ve zaman içinde kazanılmış deneyim ve
bilgi birikimine bağlı olarak kamış/saz, taş, tahta ve toprak gibi çevrede
bol bulunan çeşitli malzemenin değişik şekillerde kullanımını deneyerek
tutturulmuş bir çizgidir. Yerleşmenin değişik özelliklerine ve bu özelliklerin
bileşkesine dayanarak Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem dört ana bölüme
ayrılabilmektedir. Bu bölümlerde Çayönü yerleşmesinin gelişimi, değişimi,
arayışları, inançları, günlük uğraşıları, ticaret ilişkileri ve yozlaşması
izlenebilmektedir. Çayönü uzun süre Kuzey Zagros Bölgesi özellikleri taşırken
daha sonra Yukarı Fırat kültürleri ile ilişki kurmuş olduğu görülmekte. Zamanla
daha güneydeki Orta Fırat Bölgesi ile ilişki alanını geliştirmiş. Bu dönemin
sonlarında yerleşmenin daha kendine özgü bir gelişim ya da yozlaşma dönemi
geçirdiği izlenmektedir. Belki de halkın bir kısmı sürülerini alıp yazın
yaylaya çıkmakta, kışın ovaya dönmekte...
ÇA VÖNÜ HALKININ YAŞADIĞI DOĞAL ÇEVRE Güneydoğu
Anadolu "Verimli Hilal" olarak adlandırılan bölgenin birbirinden
çöller ile ayrılmış iki uzak ucunun birleştiği ve kuzeye doğru en çok sokulduğu
ve en büyük genişliğe eriştiği orta kesimini oluşturmaktadır. Bu bölgeyi, Doğu
Anadolu platosundan doğup Basra Körfezi'ne dökülen iki büyük nehir Fırat ve
Dicle ve onu besleyen, bazıları mevsimlik, akarsular yarmaktadır. Bölgenin
kuzey-kuzeybatısında dağ eşiğinde yer alan ve yüzölçümü yaklaşık 15 hektar olan
Ergani Ovası birbirinden farklı üç kuşak ile çevrilidir: Kuzeyde, Güneydoğu
Toroslar, Torosların eteği boyunca uzanan fay çöküntüsü üzerine yerleşmiş
yerel koşullara bağlı olarak ayrı oluşumlar gösteren dağ ovası dizisi, güneyde
de Güneydoğu Anadolu platosu
Çayönü, ikinci kuşağın
ortasında, üç kuşağın birbirine geçiş alanının çok dar olduğu yerde, kuzeyden
gelen Dicle'nin bir yan kolu olan Boğazçay'ın kuzey kıyısında kurulmuştur. Bu
konum Çayönü halkına bir günlük yürüme mesafesinde değişik bölgelere gidip
gelme ve çeşitli doğal kaynaklardan yararlanma olanağı tanımıştır. Çayönü
Tepesi bugünkü yerleşim alanlarına göre, Ergani ilçesi'nin 7 km. kadar güneybatısında
Hilar kayalıklarının üzerinde kurulu Hilar (Sesverenpınar) Köyü'nün
kuzeyinde, K-G 160 m., DB 350 m. boyutlarında bir höyüktür. Deniz seviyesinden
yüksekliği 832 m., kültür dolgusunun kalınlığı güney yarıda 4,5 m. olmasına
karşın kuzey yarısında 6,5- 7 metreyi bulmaktadır. Çevresinde tarlalar uzanmaktadır.
Bu doğal çevre farklı bitki ve hayvan topluluklarına
yaşam alanı tanımıştır. Bugün bitki örtüsü açısından oldukça çıplak olan ova
ve çevresinin görünümü10.000-7.500 yılları arasında günümüzden çok farklıydı.
Neolitik dönem insanları yerleşmek için ovanın bazalt-genç alüvyon dolgu
sınırını ve/veya dağ eşik bölgesini tercih etmişler. Bugün yazın en sıcak
aylarında bile sürekli akan bir deresi ve bir dizi gözeleri bulunan ovanın o
zamanlar çok daha sulak, geniş tatlısu havzaları ile kaplı olduğu, saz, kamış,
keten gibi sulak ortam bitkilerinin, kunduz, susamuru gibi derin sulak alana
gereksinim duyan hayvanların, çok sayıdaki tatlısu kabuklarının varlığı açıkça
göstermektedir. Domuz gibi daha ormanlık ve yumuşak topraklı ve sazlıklarla
kaplı nemli bir ortamı yeğleyen, geyik gibi çok sık ağaçlıklı olmayan nehir boyundaki
orman ortamında yaşıyan hayvanların varlığı, meşe (Quercus) gibi oldukça geniş
bir dağılım alanı gösteren ağaçların, karakafesotu (Anchusa), sabunotu
(Vaccaria) ve madımak (Polygonum) gibi sulak nemli daha serin iklimi yeğleyen
bitkilerin yanısıra menengiç/sakız (Pistacio), sorguçotu (Stipa), süpürgeotu
(Bromus) gibi daha kurak bozkır bitkilerinin varlığı ve özellikle sul ak
ortamı seven hayvan ve bitkilerin daha çok eski evrelerde bulunması, çevrede
doğalolarak yetişen mercimek ve fığ gibi baklagillerin, emmer ve einkorn gibi
daha çok otsu görünümlü tahılların yavaş yavaş başlayan tarımının artması
sonucu çevrenin değiştiğini (tarla açmak için genç ağaçların kesimi,
çalılıklardan arındırma gibi) belki de zaman içinde gölün dolarak küçülmüş
olabileceğini de gözönüne alırsak, iklimsel ve ekolojik açıdan değişiklik
olmamakla birlikte özellikle insanın doğal çevresini değiştirmesinin getirdiği
sonuçlar yerleşmede kazılar sırasında hissedilmektedir. Bugün tepenin
güneyinden akan Boğazçay, yatağını ancak 3. binlerde açmıştır. Açık ağaçlıklı
alanlarda yaşayan yabani sığır; genellikle derin vadilerle yarılmış yüksek
dağlık araziyi tercih eden küçük topluluklar halinde yaşayan yabani keçi;
yazın daha çalılık-otluk dağ yamaçlarını yeğlerken kışın dağ etekleri ve
vadileri yaşam alanı olarak seçen büyük sürüler halinde dolaşan yabani koyun;
dağlık arazi yerine vadilerde de barınabilen ama genellikle ovaya da alçak
tepeleri tercih eden ceylan ve yabani at; büyük ölçüde yabani yemişler ile beslenen
alt örtüsü zengin sık ormanların hayvanı olan ayı yukarıda sözünü ettiğimiz
değişik ortamları çok iyi yansıtmaktadır. Bütün ortamlara uyum sağlayan tilki,
kaplumbağa gibi hayvanları ile çevre insanlara sonsuz (!) besin kaynağı
sunmaktadır.
ÇAYÖNÜ'NÜN BiNLERCE YILLIK ÖYKÜSÜNDEN BiR KESiT
çayönü'nün yerleşim öyküsü şöyle başlar...
Avcı-toplayıcı bir topluluk, güneydoğu Torosların güney
eteklerinde Suriye içlerine kadar uzanan geniş düzlükler ile, Doğu Anadolu
yüksek platosunun kesiştiği dağ arası ovasında Pleistosen'e ait, artık dolma
aşamasına gelmiş bir gölün artığı zengin alüvyal topraklara gelip yerleşir. İlk
köylerini kurdukları
alan, bir kalker kayalığının sınırladığı, dağdan gelen sürekli
bir akarsuyun beslediği çevresi sazlıklar ile kaplı küçük bir gölün kenarıdır.
Saz ve kamış demetlerinin birbirine bağlanması ile oluşturulan yuvarlak çukur
tabanlı barınaklarını ortalama 4-5 m. çapında açık alanlar bırakarak birbirine
yakın olarak yerleştirirler. Zamanla, kulübelerin yapımında, birbirine sepet
örer gibi bağladıkları orta kalınlıkta ağaç dallarını ya da genç ağaçları
kullanarak üzerlerini de toprak ile sıvamaya başladıklarını görmekteyiz. Aynı
zamanda kulübeler söbe biçimli bir görünüş kazanarak iç hacimleri büyümüştür.
Kulübe duvarlarının alt kesiminde belli bir yüksekliğe kadar taş kullanımı ve
tabanının sıvanması son yuvarlak planlı kulübelerin özelliğidir. Bu dönemden
sonra artık taş temel ya da subasman çayönü yapılarının vazgeçilmez bir
öğesidir.
Binlerce yıl önce yabani atalarının avlandığı bölgede evcil
hemcinsleri köye dönmekte. (Resim 3)
Yuvarlak kulübelerin hemen üzerinde Izgara Planlı Yapılar olarak
adlandırdığımız, uzun dikdörtgen, ızgara şeklindeki taban altı düzlemli, üst
yapı örtüsünde dal-örgü geleneğinin korunduğu söbe yapılar karşımıza
çıkmaktadır. Köy sakinlerinin çukur barınaklardan toprak seviyesine hatta
"biraz daha yükseğe çıkma" gereksiniminin, su taşkınlarından ya da
uzun yağışlı mevsimlerin neden olduğu rutubetten kaynaklanmış olabileceği
öngörülmektedir. Nite kim yerleşmede bu dönemde büyük bir sel baskının olduğu
kazılar sırasında belirlenmiştir.
Bu yapıların taban
düzlemlerini yükseltici taş "ızgaraları" ortaboy toplama taşların yan
yana ve üst üste iki veya üç sıra şeklinde dizilmesi ile oluşturulan
düzlemlerin aralıklarla birbirine koşut yerleştirilmesidir. Izgara sisteminin
yapının her yenilenişinde daha geliştirilmiş olduğu izlenmektedir. Geniş
aralıklı iki ucu açık ızgaralardan, meander görünüşlü tek tarafı kapatılmış
ızgaralara, daha sonra da aralıkların sıklaşıp ızgara ağızlarının kapatıldığı,
ızgara aralıklarının da yer yer yassı kapak taşları ile örtüldüğü bir
gelişim... Bu tabanın gelişimi, Kanallı Yapılar olarak adlandırdığımız evrede,
gelişiminin zirvesine ulaşıp yapının taş ve kerpiçten yapılmış duvarlarını
taşıyan ustaca ve özenle örülmüş, birbirinden dar kanallar ile ayrılan taş bir
platform haline dönüşmüştür. Izgara planlı yapıların ızgaraları üzeri kamış ve
ince dallarla örtülerek üzerinde oturup iş yapılabilir bir düzlem oluşturulmuştur.
Belki de daha ileriki yapılarda karşılaştığımız çok güzel örülmüş hasırların
ilk ilmekleri bu dönemde atıldı. Bu kalın örtünün üzerine toprak bir taban
yapılmaktadır. Bu tabanın eski örnekleri hiç elimize geçmedi, olup olmadığını
da şimdilik bilmiyoruz, ancak son yapılarda tabanın, birbirinden küçük taş
dizileri ile ayrılan parçalı bir görünüşü olduğu elimize geçen bir örnekte
mevcut. Çok esnek olan alt düzlemin üzerine yapılan yekpare tabanın kullanımı
sırasında çabuk çatlayıp kırılması, olasılıkla Çayönü halkını bu tür bir çözüme
zorlamıştır.
Izgara Planlı Yapılar aynı
zamanda daha geniş, bölmeli ve kapalı bir mekanda yaşama gereksiniminin sonucu
da ortaya çıkmış olabilirler. Yakındoğu ve Anadolu'da eşzamanlı başka
yerleşmelerde Yuvarlak Planlı Kulübelerde iç bölmelerle karşılaşılmakla
birlikte Çayönü'nde buna gereksinim duyulmamış. Yuvarlak Planlı Kulübelerin
avlularının günlük işlerde yoğun kullanımına karşın bu evrede çakmaktaşı
işlemek dahil birçok işlerin kapalı mekanlara çekilmiş olduğu ve yapının içinde
işlerin mekanlara -modern ev planlamasında olduğu kadar "katı" bir
ayırım olmamakla birlikte- bölünmüş olduğu dikkati çekmektedir. Yapıların
ızgaralar üzerindeki kuzey mekanı Çayönü sakinlerinin günlük yaşamının geçtiği
bir mekan olmasının yanısıra deri işçiliğinden, dikiş dikmeye, değişik
malzemeden süs eşyalarının yapıldığı bir atölye işlevini de görmekte. Bir
anlamda bu mekan bir sonraki Kanallı Yapılar Evresi'nin "uzmanlaşmış
atölyeleri"nin öncüsü olma niteliğini taşımaktadır.
Orta mekan ise daha aşağı
düzlemde, tabanı defalarca sıvanmış, güneydoğu köşesine yerleştirilmiş tabanı
taş döşeli ocak ise en önemli öğelerinden biri. Bu mekan yabani buğday,
mercimekgiller gibi bitkilerin öğütüldüğü, ezildiği, etlerin dövüldüğü havan
elleri, öğütme taşları gibi aletlerin bulunduğu, kısaca yiyeceklerin
hazırlandığı "mutfak". Yapının en güneyinde ise ortada dışa açılan
kapı ve her iki yanında değişik büyüklükte küçük bölmeler mevcut. Bu bölmeler
olasılıkla kiler, depo gibi kullanılmış. Yapının dışa açılan kapısı da bu
bölmelerin ortasındaki açıklıktan. Kapının dış iki yanında da iki tane
payandamsı kısa duvarlar bulunmakta, bu duvarcıkların hemen kapının önünde
küçük bir sundurmanın taşıyıcılarının altı da olabilir.
Dış orta avluların kullanımı
süregelmekle birlikte, olasılıkla bu kullanım su taşkınından sonra azalmış ve
sık aralıklarla yerleştirilmiş, yüzleri güney doğuya dönük yapıların
aralarında kalan dış alanlar sadece işe yaramayan hayvan kemiklerinin, kırık
aletlerin atıldığı ve küllerin döküldüğü "çöplükler" haline dönüşmüş.
Kanallı Yapılar Evresi'nin
sakinleri artık taş platform üzerinde yükselen gerçek taş duvarların taşıdığı
kerpiç duvarlı yapılarda oturmaktadırlar. Yapıların çatıları büyük bir
olasılıkla sivri ve üzeri "geleneksel" bir biçimde dal, çalı çırpı,
saz gibi malzeme ile örtülmüş, yapıların içinde ise birbirine kapı açıklıkları
ile bağlanan taş duvarlı bölmeler var. Ancak henüz kerpici biçimlendirmeyi
bilmiyorlar, topanlar halinde taş duvarın üzerine diz ip sıkıştırmışlar ve
dışarıdan taş kesim de dahil olmak üzere sıvamışlar. Evin tabanları da toprak
ile sıvanmış. Evin çevresini dolanan taş kaldırım bu dönemin başka bir
yeniliği. Bu dönemde köyün yerleşme düzeni de değişmiş, batı bölümü doğu-batı
yönünde aralarda geniş açık alanlar bırakarak yapılmış yapıları ile konut +
atölye alanı olarak ayrılmış, doğusu ise köyün ortak "özel alanı"
kimliğine bürünmüş.
Köyün batı kesimindeki açık alanlarda yapıların çevresinde
kulübeler şeklinde her biri değişik alanda uzmanlaşmış küçük atölyeler yer
almakta. Izgara planlı yapıların "ev içi" üretimi artık daha
"profesyonel" atölyelere dönüşmüş. Bu atölyelerin kimisinde boneuk,
kimisinde çeşitli bezerne öğeleri, kimisinde kemik aletler, kimisinde de
boneukları delmek için deliciler üretilmekte. Derinin işlenme aşamaları, aynı
zamanda ev olarak kullanılan yapıda gerçekleşirken, olasılıkla giysi haline
dönüştürülüp bezenmesi de bu atölyelerde gerçekleşmiş. Takı ve bezerne
atölyelerinin vazgeçilmez alet takımı içinde değişik boyda kemik bızlar,
iğneler, spatulalar, sırım germeye yaradığını düşündüğümüz delikli aletler;
çakmaktaşı ve doğalcam kazıyıcılar ve deliciler; farklı taşlardan bızlar,
deliciler, minik keskiler, "tornavidalar", birkaç tane değişik boyda
taş "top" ve bazen oluklu taş bulunmakta. Toplanmış değişik renkte
taşlar, malakit topanları, tekrar dönüştürülmek üzere saklanan kırık boneuklar,
bilezikler, taş alet parçaları vs. olasılıkla bir köşede istiftenmiş. Bazı
atölyelerde, olasılıkla, bir köşede kuru kafalar bulunmakta.
Köyün doğu kesimi ise çok
sayıda değişik büyüklüklerde "ateş çukuru"nun yer aldığı geniş açık
bir alan. Alanın güney tarafında büyük değişik işlevli yapılar yer almakta:
Tabanı geniş yassı taşlarla kaplı Saltaşı Döşemeli Yapı ve daha doğusunda söbe
planlı Kafataslı Yapı. Her iki yapıyı da toprağın içine oturtmuşlar, kuzey
duvarlarını kalın örmüşler ve payandalarla desteklemişler. Yapıların ortasına
payandaların karşısına gelecek şekilde aynı hizada birer dikilitaş dikmişler.
Saltaşı Döşemeli Yapı 'da farklı doğrultuda bir üçüncü dikilitaşı hemen doğu
duvarının önüne yerleştirmişler. Yapıların üzerini ne şekilde örttüklerini
bilmiyoruz ancak dal, kamış gibi malzemelerin kullanılmış olması büyük bir
olasılık.
Konut yapıları uzun süredir
yer düzleminden daha yüksek seviyede yapılırken, "özel yapılar’da çukur
barınak geleneğinin sürdürülmüş olması ilginç bir durum olarak karşımıza
çıkmakta. Bu durum olasılıkla Çanak Çömleksiz Neolitik B döneminin başlarında
birçok yerleşmede "özel yapıların benzer ortak özellikler taşıması"
geleneğinden kaynaklanmaktadır. Bu özellikleri, yerleşmenin biraz dışındaki
konumları, söbe ya da köşeleri yuvarlak dönüşlü dörtgen plan, bazen payandalar
ile desteklenmiş kalın taş duvarlar, yarı çukur taban düzlemi, tabanlara
gösterilen özel önem, tabanların içine dikilmiş anıtsal işlenmiş ya da
işlenmemiş dikili taşlar ve sığ tekneler olarak sıralayabiliriz. Yapıların
gömülüp aynı yerde biraz yön kayması ile yenisinin yapılması da bu geleneğin
bir parçası olarak karşımıza çıkmakta.
Kanallı Yapı geleneğinin ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Bu
yapıların üstüne yapılan yapılarda tabanın yaşam düzleminden yükseltilmemiş
olmasını Çayönü halkının artık nem probleminin kalmadığının göstergesi olarak
kabul edebiliriz. Yapıların önce taştan dış duvarlarını örmüşler, sonra kapı
açıklıkları bırakarak iç duvarlarını örerek üç oda oluşturmuşlar, sonra da
tabanına taş döşemişler. Duvarların iç yüzeylerine yerleştirdikleri kısa
payandalar duvarlara destek olmaktan çok damı desteklemek amacıyla yapılmış.
Yapıları çevreleyen kaldırımlar kullanılmaya devam ediyor. Taş Döşemeli
Yapılar'da oturanlar yapılarının yönünü de değiştirmişler, dolayısıyla köyün
genel görünüşünde de değişiklik söz konusu. Yapılar kuzeydoğu-güneybatı yönünde
geniş açık bir alanın çevresine yapılmış. Köyün batısındaki geniş açık alanlar
işlevleri değişmemekle birlikte yavaş yavaş küçülmeye başlıyor, bu küçülme
Hücre Planlı Yapıların "yapılar arası avlularının" öncüsü gibi.
"Yapıların gömülmesi geleneği" yerleşmenin doğu kesiminde kolaylıkla
geniş, taşlarla kaplı bir alan elde edilmesine olanak vermiş, alanın
düzeltilmesi sonucu da ilk Çakıllı Meydan ortaya çıkmıştır. Bu Çakıllı Meydan,
Hücre Planlı Yapıların Toprak Meydanı' nın, "özel açık alan"
geleneğinin bir öncüsü. Aynı zamanda yerleşmenin kendi içinde işlevsel
alanlara bölümlenmesini daha da belirginleştiriyor. Çakıllı Meydan'ın kuzeyinde
konutlar yer alırken, güneyi özel yapılarla sınırlı, güneydoğu köşesinde
dörtgen planlı Kafataslı Yapı ve ona ek olarak yapılmış tek odalı bir mekan,
güneybatı köşesinde ise tabanı küçük çakıl taşları ile kaplı üç tarafı duvara
bitişik sekilerin yerleştirilmiş olduğu çayönü halkının "toplantı
odası" Sekili Yapı.
Taş Döşemeli Yapı planı üç
kez uygulanmış, daha sonraki Hücre Planlı Yapıların sahipleri köylerinin
düzenini zorunlu olarak tekrar değiştirmişler. Bu değişikliğin nedeni köyü n
kuzeyindeki akarsuyun yatağının değişmesi ve genişleyerek yerleşmeyi tehdit
etmesidir. Özellikle taşkınların etkisinin hissedildiği doğu kesimde teras
duvarlarının evlerin bir kısmının sular altında kalmasına engel olamaması
üzerine yapıların kuzey duvarları takviye edilmiş. Bu sorunun Çanak Çömlekli
evre de de süregelmesi köy sakinlerini dereye doğru büyük bir set duvarı yapmak
zorunda bırakmış.
Bu teraslama işlemi köyün batı kesiminde daha alçak tutulmuş. Birbirine koşut
batı kuzeybatı-doğu güneydoğu yönünde yer yer 1-1,5 m.'yi bulan taş duvarlarla
desteklenen terasların hemen arkasına aralarda avlular bırakarak evlerini inşa
etmişler. Avlular mezbaha alanı gibi, sığır, geyik ve keçi kemiğinin çokluğu,
buna karşın daha önceki dönemlerde çok bulunan domuzun hiç bulunmaması Çayönü
halkının beslenmesindeki değişikliği de yansıtmakta. Atölyeler bu alandan daha
batıya hemen hemen iskan dışına taşınmış.
Bu zamana kadar tek katlı evleri olan köyün artık iki katlı
yapıları var. Hücre Planlı Yapılar'ın bodrum katı iç yaşam düzleminin dış
alandan yükseltme geleneğinin oldukça gelişmiş aşaması, ancak bazı
gereksinimler yapıların bu şekilde inşa edilmesine yol açmış da olabilir: Daha
fazla mekana gereksinim olduğu bir sırada yerleşmenin daha sınırlı bir alanda
toplanmaya mecbur kalması gibi... Altı tane birbirine geçişli hücre ve iki tane
bağımsız ön odadan oluşan bodrum katı üstteki yaşam alanının dışında "aynı
toprak parçasında" depolama, mezarlık gibi ek kullanım alanları
sağlamakta. Kalın bir taban ile bodrumdan ayrılan üst katlar tamamen kerpiç,
kerpiçler artık uzun dörtgen bloklar şeklinde, ara bölmelerin olup olmadığını
bilemiyoruz, bazı yapılarda yerlere hasırlar serilmiş, hasırları ara bölmeler
olarak kullanmış da olabilirler. Üst katlara, dıştan yapıların çevresini
dolanan kaldırımın kuzeydoğu ucundaki taş merdivenlerle ulaşılmakta (Resim 4).
Damlar artık kenarları korkuluklu düz toprak dam, bu alanlar da Çayönü halkına
aynı yapı içinde geniş bir kullanım alanı sağlamakta (Resim 5). Evlerin
içindeki taşınabilir eşyaların sayıca çokluğu ve çeşitliliği de açık alanların
azalması sonucu bir kez daha, "işler’in evlere kaymış olduğunu göstermekte.
Kullanım alanından günlük işlerde azami yararlanma yöntemleri çayönü halkının
yerleşmenin doğusunda Toprak Meydan (Plaza) için oldukça geniş bir alan
ayırmasını engellememiş (Resim 6). Belirli aralıklarla bir düzen içinde
sıralanmış, ortalama 2 m. yüksekliğindeki dikilitaşları ve güneydoğu köşeye
doğru yerleştirilmiş yan yana iki tane iri "yivli taş" ile 60x2O
metrelik bir alan kaplayan Toprak Meydan, bir anlamda, dört duvar ile çevrili
"özel kapalı mekanların" daha geniş ölçekli "üstü açık
mekana" aktarılmasıdır. Meydan'ın tabanı özenle yer yer yanık kerpiç
malzeme, yer yer de yerinde yakılmak suretiyle elde edilen kırmızı toprak ile
kaplanmış. Birçok kez yenilenen taban her seferinde özenle temizlenmiş. İkinci
yenileme işleminin yapılması sırasında dikilitaşlar kırılarak yatırılmış ve
"gömülmüş" (Resim 7). Bütün bu "özel eşyalar" ve işlemler
çayönü halkı için bu Meydan'ın "çok özel önemi" olduğuna işaret
etmekte. Meydan'ın kuzeyin de özenli yapılmış köyün daha ayrıcalıklı
kişilerinin oturduğu konutlar, kuzeydoğusunda da Terraza Yapısı yer almakta.
Terraza Yapısı Çayönü halkının mimaride ulaştığı ustalığı yansıtır: Dıştan dışa
12x9,25 m. boyutlarındaki yapının kalın taş duvarlarına karşılıklı ikişer tane
taşıyıcı olmaktan çok, "özel anlamı" olduğunu düşündüren küçük
payeler yerleştirilmiştir. Yapının döşemesi, ortalama 12 cm. kalınlığında
söndürülmüş kireç ile birbirine bağlanmış küçük beyaz kireçtaşından bir
dolgunun üzerine aynı cins kırmızı renkli taşın dökülüp, bastırılması ve
açkılanarak düzeltilmesi şeklinde yapılmıştır. Döşemenin düzgünlüğü çayönü
halkının "düzeç" olarak sudan yararlanmış olabileceğini akla
getirmektedir. Kırmızı döşemenin içine, yapının kuzeygüney eksenine koşut,
payelerin hizasına gelecek şekilde, beyaz taşlarla yapılmış ikişer tane beyaz
hat yapılmıştır. Ayrıca kuzeydoğu köşesinde ağzı kuzeydoğuya dönük kilden
yarımay şeklinde bir "ocak" yerleştirilmiş. Yan yüzünde stilize insan
yüzü kabartması işlenmiş sığ bir teknenin çeyrek parçası yapının içinde bırakılmış.
Döşemenin ortası tahrip edilerek yapı terk edilmiştir.
Hücre Planlı Yapılar
evresinin sakinleri taşın yanı sıra topraktan daha fazla yararlanmaya
başlamışlar sadece yapılarında değil diğer günlük kullanım araç gereçlerinde
de... Kerpiç çamurundan yapılmış kaba kaplar, kil "tabaklar", ev
modelleri, küçük kil toplar, yassı pullar vs...
Hücre Planlı Yapılar'ın son
kullanım dönemleri çayönü'nün günlük yaşantısında önemli birtakım
değişikliklerin olduğuna işaret etmekte. Bu değişikliklerin nedenlerini tam
olarak bilemiyoruz ancak yapılarda ilk kez birtakım yenilemeler ve ekler göze
çarpmakta. Daha sonra köy sakinleri birden bire yapılarını tekrar çukur tabanlı
olarak yapmaya başlıyorlar. Daha önceki özen de kayboluyor, evler basit taş
duvarlı ve geniş dörtgen tek odalı. Dış kullanım alanlarında eski düzen yok,
hatta çok önem verdikleri Meydan bile bir çöplük alanı haline dönüşmüş. Bir
süre ortak özel yapılar yapılmış ama eski görkemlerinden eser yok. Çok sayıda
evcil koyun ve keçinin ortalıkta gözükmesi, bu hayvanlara "bağımlı
yaşama" ve belki de bu hayvanları "getiren" yeni sakinlerin
gelenekleri Çayönü halkının yüzlerce yıllık alışkanlıklarını değiştirmiş. Bu
halkın nasıl bir yaşam sürdüğünü, geleneklerini bilmiyoruz. Bildiğimiz, yalnızca
Çanak Çömleksiz Neolitik köyün kuzeydoğusuna yerleşmiş oldukları, yapılarını
ahşap, saz ve kerpiç karışık yaptıkları ve kaba çanaklar kullandıkları.
Çayönü halkı ne ile beslenirdi?
Çayönü halkının temel besin maddesi et. Et uzun süre av
hayvanlarından karşılanmış. Yerleşmenin ilk önemlerinde daha çok domuz,
geyik, yabani koyun ve keçi avlanmış. Daha sonraları yabani sığır da önemli bir
yer tutuyor. Yakın çevrede domuzun çok bol bulunması, hatta dişi ve yavruların
köyün içinde gezmeleri bazılarının avlularda tutulmuş olabileceği olasılığını
ortaya çıkarmaktadır. Kısaca çayönü halkı domuzu kısmen evcilleştirmiştir.
Koyun ve keçinin evcilleşmesi ise Hücre Planlı Yapılarda oturan insanlar
tarafından gerçekleşmiş olabilir ya da başka yerden evcil koyun ve keçi
getirilmiş. Hemen yanı başlarındaki akarsu ve göllerden tatlı su yumuşakçaları
toplamışlar, balık avlamışlar.
Bitkisel gıdalarda en büyük
pay yabani mercimek ve fiğde. Yabani tahıllar da yeniyor. çayönü halkının
einkorn buğdayının tarım denemeleri ancak Izgara Planlı Yapılar' da oturanlar
tarafından gerçekleşmiş. Hücre Planlı yapıda oturanların olasılıkla küçük
tarlaları var. Çevrede bol miktarda bulunan zengin menengiç. sakız, badem gibi
yağlı bitkiler bitkisel yağ gereksinimini karşılamış. Çevrenin yenilebilir bitki
örtüsü de çok zengin.
Çayönü halkının evinde ne tür aletler bulunurdu?
Çayönü halkının ev eşyası oldukça çeşitli, bu çeşit zamanla
uğraşların çeşitlenmesine bağlı olarak değişmekle birlikte değişim iç/dış mekan
kullanımının, daha önceki sayfalarda da söz ettiğimiz gibi, zaman içindeki
çeşitli etkenlere bağlı olan değişkenliği ile de doğrudan ilişkili. Değişik
nitelikteki eşyaların dağılımına baktığımız zaman yerleşmede, zaman zaman
oldukça "katı" normlara bağlı bir düzenin, bulunduğu anlaşılıyor.
Çayönü halkı değişik
boyutlarda çakmaktaşından, taş ve kemik alet kullanarak biçimlendirdiği ok ve
mızrak uçlarını alıp ava giderdi. Bazen taş "top"ları da kullanmış
olabilirler. Avladıkları hayvanı bazen avladığı yerde parçayıp kendilerine gerekli
olan kısımları alıp getirirlerdi. Derisini çakmaktaşı ve doğal camdan
kazıyıcılar ile yüzer, tabaklayıp kewik spatularla işlerdi. Deriyi yine
doğalcamdan bıçaklar ile kesip biçer, kemikten değişik boyda bızlarla delikler
açıp deri sınmları ya da bitkisel liflerden yaptığı iplikleri geçirdiği kemik
iğnelerle dikerdi. Belki de üzerini boncuk ve halkalar ile bezerdi. Eti
doğalcam bıçaklarla doğrar ve bazen bazalt sığ "tepsi"lerde bazalt
havan elleri ile döverlerdi. Belki çok yedikleri mercimek ve fiği de dövmek
için havan ellerinden yararlandılar. Göl ve deredeki balık avında kullandıkları
ağlarına taş ağırlıklar astılar. Bazen kemik oltalar ile balık avladılar.
Buğdayı ve mercimekgilleri
ekmek için taş kazmalar ile tarlalarını düzeltip kazdılar. Ektikleri buğdayı hasat
için geyik boynuzlarına yuvalar açarak, çakmaktaşı bıçaklar yerleştirerek
çeşitli doğal yapıştırıcılarla sabitleyip oraklar yaptılar. arakları
kullanırken ellerini acıtmaması icin sapına keten litinden ördükleri kumaşları
sardılar Buğdayı toplarken aynı zamanda "ellik" görevini gören
sığırın kürek kemiğinden yaptıkları "V" biçimli bir aletten
yararlandılar. Buğdayı evlerindeki bazalt yassı taş üzerinde bazalttan ellerine
oturan ağır taşlarla öğüttüler. Belki de bazalt parçaçıklarından arıtmak için
sınm elekler de kullandılar. Ekmek yapıp yapmadıklarını ise maalesef
bilmiyoruz.
"Ellik" olasılıkla
evlerinin çatılarına serdikleri, sepet ve hasır örmek için kullandıkları
sazları biçerken de kullanıldı. Sazları ve keteni ezip lif haline getirmek için
ince sık yivli taş aletlerden yararlandılar. Liflerle hasırlar örüp evlerine
serdiler. Ördükleri değişik boyda sepetleri zamanla kerpiç toprağı ile sıvayıp
kaba kil kaplar yaptılar. Bazen büyük zahire ambarları oluşturdular.
Evlerini yapmak, ısınmak için odun kestiler taş baltalarla.
Kestikleri ağaçlar bazen tahta veya boynuz saplı keser ve keskilerle ahşap
eşyalara dönüştü2, üzeri taş kakmalarla bezendi. Süs eşyalarının üretiminde
kullandıkları özel kazıyıcılar (Çayönü Aleti) geliştirdiler. Evlerinin
"bir köşesine" aletlerini yapmak için kullandıkları kemik, boynuz,
çakmaktaşı ve doğalcam yumruları gibi hammaddeleri sakladılar. İçinde küçük
şeyler, bazen doğal boya yapımında kullandıkları okr ezdikleri kireçtaşı minik
havanlar var. Daha "zengin evler"de oyun taşları ve kil
"pul"lar bulunurdu. Bu pulların bazıları belki de değiş tokuşta
kullandıkları "paralar"dı. Son evrelerin çok kullanılan eşyası
yuvarlak yongalanmış kazıyıcıların, ne işe yaradıklarını tam olarak anlamış
değiliz ancak çok sayıda bulduğumuz bu eşyanın Çayönü halkı için çok işlevsel
olduğu kesin.
Çayönü halkı süslenmeye
oldukça düşkünmüş... Ergani Ovası'nın toprağının özelliğinden ve organik
maddelerin kolay kaybolur niteliğinden birçok şey toprağa karışıp gitmiş aneak
elimize geçen taş, kemik, kavkı, diş, malakit ve bakır gibi maddelerden
üretilmiş olanlar... Köyün ilk sakinleri hemen yakınlarındaki tatlı su
kaynaklarından topladıkları salyangozlardan, bol miktarda yedikleri domuzların
ön kesici dişlerinden ve çevreden topladıkları genellikle yumuşak taşlardan
halka, damla şeklinde biçimlendirdikleri boneukları takmışlar.
Zamanla taşlara söbe, eşkenar
dörtgen, yassı dikdörtgen, trapez, silindirik gibi değişik biçimler vermeyi
öğrenmişler (Resim 9), özellikle bu yassı dörtgen olanlara çakmaktaşı uçlu
matkaplarla gayet ustalıkla koşut çift delikler açmayı geliştirmişler. Çift
delikli boneukları, çok delikliler ve içten birbirine bağlanan delikliler
izlemiş. Çevredeki taşların çeşitliliği ve renkliliği boneuklara da yansımış.
Çoğunlukla yumuşak ve orta sertlikteki taşları kullanmakla birlikte serpantin,
quartz ve doğalcam gibi sert taşları da işlemişler. Boneukların yüzeylerini
özenle düzelterek kemik ve deri ile parlatmışlar, taşların parlaklığı daha çok
hoşlarına gitmiş olmalı ki üzerlerine ayrıca bezeme yapma gereksinimi
duymamışlar. Geometrik biçimler daha çok tercih edilmiş gibi, çok az
betimlenmiş boneuğa rastladık. Boneukların yanısıra giysiye tutturulmaya
elverişli olarak hazırlanmış yivli taşlar ve düğmeler de üretmişler.
Kanallı Yapılarda oturanlar
malakit boncukları takılara daha fazla katmaya başlamışlar. Malakit toplamaya
gittiklerinde rastladıkları bakır parçalarının ısıtıldığı zaman daha kolay
biçimlendirildiğini keşfettiklerinde bu malzeme ile yassı levhacıklar yapıp
bunları bir sopa çevresinde döndürüp bükerek değişik büyüklükte silindirik
boncuklar yapmışlar. Burarak yaptıkları ince halkalar olasılıkla küpe, yüzük
veya hızma gibi kullanılmış. Benzer yöntemle yaptıkları iğne ve bızlar deriye
delik açmalarını, olasılıkla, daha da kolaylaştırmış. Tatlısu salyangozları
kabuklarından boncukların yerini zamanla tatlısu çift kavkılı
yumuşakçalarından yapılmışları almış. Bu kabuklardan değişik boncukların
yanısıra çift delikli sedef düğmeler de bicimlendirmiş. Izgara planlı yapıların
bulunduğu dönemin sonlarına doğru köye Akdeniz kökenli ilk deniz kabukları
gelmiş, kabukların birleşme kesimlerine açılan karşılıklı iki delik bunları da
bir takı öğesine dönüştürmüş. Zamanla yerleşmeye gelen kabuk sayısında artış
görülmesine karşın son dönemlerinde, Geniş odalı yapılar döneminin ortalarında
çok azalmış, tıpkı diğer taş boncuklar gibi...
Değişik boyutlardaki halkalar bazen yalın bazen de yiv ve çıkıntılarla
bezenmiş. Yalın olanlarda genellikle beyaz taşları, bezemeli olanlarda ise koyu
renkli taşları tercih etmişler. Küçük yalın olanlar giysilerin üzerine
dikilmiş. Büyükler ve bezemeliler ise bilezik olarak kullanılmış, bazılarının
hızma veya küpe olarak kullanılmış olmasıda kuvvetli bir olasılık. Bileziklerin
hep parçalar halinde bulunması herhangi bir nedenden ötürü "bilinçli
kırılmış" olabileceklerini akla getirmektedir.
Daha kolay işlenen ve
ortasında doğal deliği olan kemik malzemeden çok sayıda değişik alet üretilmiş
olduğu halde takı nedense daha az tercih edilmiş. Önceleri küçük memelilerin
uzun kemikleri kullanılmış, zamanla uzun ve yassı kemiklerden de boncuk
yapımında yararlanmışlar. Kemik "kemer tokaları/kancalar" ve deliksiz
iğnelerin süslenmenin yanısıra olasılıkla giysilerin üzerinde bağlayıcı işlevi
de vardı.
Hızma kullanımı da oldukça
yaygınmış, iki ucu hafif sivriltilmiş ya da bir ucu "çivi başlı" gibi
taş,
Jemik ve kil nesnelerin bu işlevi gördüğünü düşünüyoruz.
inceltilmiş domuz dişlerinin buruna takılması günümüzün bazı yerli
kabilelerinde de rastlanan bir gelenek. çayönü halkı kendini süslerken
kullandığı eşyaların bazılarını da bezemiş...
Değişik malzemelerden değişik
biçimli kakmalar elimize ulaşan en iyi örnekler. Çoğunlukla değişik tonlarda
siyah ve kırmızı, seyrek olarak da beyaz taşların, malakit ve tatlısu
kabuklarının dikdörgen, yuvarlak gibi geometrik biçimlerin yanısıra
doldurulacak alanın biçimine uygun biçimlendirilmiş kakmalar da yapmışlar.
Kakmalar olasılıkla ağırlıklı olarak ahşap eşyayı süslemede kullanılmakla
birlikte taş "yuvalık akmalar" ve iki tane Akdeniz kökenli kabukdaki
izler Çayönü halkının bu sanattaki başarılarının delilidir.
En sık bezenmiş aletler yivli taşlar. Genellikle üstte kolayca taşınabilecek
büyüklükteki "sap düzelticisi" olarak yorumlanan "yivli
taşlar"ın arka yüzeylerine çoğu zaman çeşitli geometrik bezekler
kazımışlar. Kazıma ve sokma bezekle bezenmiş az sayıdaki taş ve kemik alet ve
takının (Resim 10) sahipleri genellikle Izgara Planlı Yapılarda oturanlar...
Çayönü halkı taşı kullanarak çok sayıda değişik nesne üretmesine karşılık kap
yapımında taşı fazla tercih etmemiş. Az sayıdaki kap parçasının çoğu yalın,
birkaç tane koyu renkli kap parçasının da iki tanesi dışında çok iddialı
bezemesi yok.
Kilden yapılmış bezemeler de var, aplikler gibi, ancak bunlar genellikle küçük
münferit parçalar halinde bulunduğundan nasıl kullanıldığını henüz anlamış
değiliz.
çayönü çocuklarının "oyuncaklar"ı
Taş toplar, kil toplar, hayvan heykelcikleri, insan
heykelcikleri... Heykelciklerin hiçbiri çok iddialı değil, özel kült
yapılarının içinde de yok, hatta çoğu açık alandan, işliklerin içinden. Büyü
amaçlı kullanıldığını gösteren bir veriye rastlanmadı. Keçi, koyun gibi hayvan
heykelcikleri özellikle köyde evcil koyun ve keçilerin artması ile koşut
gidiyor. Kadınlar stilize olarak betimlenmiş.
çayönü halkının "ölüm" kavramı
çayönü halkı için "ölüm" bugün bizim anladığımızdan
çok farklı bir kavram... Onlar için cansız bazı varlıkların da "ruhu"
nun olduğu inancı geçerli. Aslında bu kavram sadece çayönü'ne özgü değil, eş
zamanlı başka yerleşmelerde de karşımıza çıkmakta. Özellikle bu olgu
oturdukları ve değişik amaçlı kullandıkları yapılar, bazen açık alanlar için de
geçerli. Bu yapılara özgü eşyalar da aynı niteliği taşımakta. Bu kavramın
çayönü'nün hangi aşamasında ortaya çıktığı biraz muğlak ancak Izgaralı Yapılar
döneminden itibaren izini sürebiliyoruz.
Yapılar bir kez yapılır, kullanılır ve gömülür. Evler, ilk
zamanlarda terk edildikleri zaman belli bir düzlemde bırakılıyor ve üzerine
yeni bir yapı yapılıyordu. Özel yapılar ise "gömülmeye karar verildiği
zaman" temizleniyor, bazen bazı kesimleri "bilinçli" olarak
bozuluyor, dikilitaşlar kırılıyor veya yatırılıyor, içine kendi eşyaları
ve/veya "hediyeler" bırakılıyor ve temiz toprak ile doldurularak
örtülüyor. Daha ileriki dönemde bu işlemlerin yanısıra çok odalı, gerek evlerin
gerekse özel yapıların kapıları taş ve toprak ile örülüyor ve yakılıyor. Yanmış
kerpiç yapının içine dolduruluyor ve bazen üzeri tekrar taş bir örtü ile
kaplanıyor.
Bazen eşyalar da gömülüyar
Ustalıkla işlenmiş siyah büyük bir taş kap artık
"öldüğü" için Meydan'daki bir çukura gömülmüş. Kafa tas lı Yapı'nın
içindeki üzeri kırmızı boyalı kaideli toprak kap da insanlar ile birlikte
odanın içine gömülmüş. Yine aynı yapının eski sunak taşı parçalanıp odalara
dağıtılmış. Cenazeler için farklı yöntemler uygulanmış Köy halkının ilk
mezarları oldukça mütevazı. Kulübenin altına veya avluya açılan bir çukura ölü
anne karnındaki (hocker) gibi katlanıp sağ yanına yatırılmış ve yüzleri
toprağa döndürülmüş. Yanına bırakılan yegane armağan küçük birkaç parça aşı
boyası topanı. Izgara planlı yapıların sakinleri, yer yer boşalanlara, eski
yanmış terk edilmiş kulubelerin dolgularının içine gömmüş ölülerini, bazen de
oturdukları yapıların avlularına veya seyrek de olsa ızgara aralıklarına, tek
tek veya ikili üçlü gruplar şeklinde. Bazılarının yanında hediye olarak taş
alet bırakılmış. Gömülerden birinin kafatasında beyin ameliyatına ait izler
saptandı. Ancak ızgara planlı yapılar içinde bulunmuş olan mezar sayısı çok az.
Yapıların yaşam düzleminin yerden yükselmesi mezar yeri konusunda olasılıkla
sorunlar yaratmış. Yerleşmenin Kanallı Yapılar evresinden itibaren kesin olarak
kullanıldığını bildiğimiz "Ölü Evi" Kafataslı yapı belki de bu
gereksinim sonucu ortaya çıkmıştır. En az altı kez yenilenmiş Kafataslı
Yapı'nın ilk planı söbe. İçinde çok sayıda birincil ama çoğunlukla ikincil
dışarıda açıkta çürütülmüş ya da önce başka yerde gömülmüş ve sonradan mezar
açılarak başka yere taşınmış gömüler tabanda açılmış çukurların içine rastgele
gömülmüş. Çukurlardan birinde boynuzlarıyla birlikte yabani sığır kafası da
bırakılmış. İnsanların yakınına hayvan gömme çok sık olmamakla birlikte
uygulanan bir gelenek. Izgara planlı bir yapının altındaki mezarın çok yakınına
bir köpek ve bir yabani domuz kafası gömülmüş.
Daha sonraki dörtgen planlı olarak inşa edilen Kafataslı Yapı bu
yapının dolgusunun içine oturmuş, bu işlem sırasında bu alanda kalan mezarların
taşınıp taşınmadığını bilmiyoruz. Dörtgen planlı Kafataslı Yapı'nın görkemli
törenlere şahitlik etmiş olduğunu varsaymak çok yanlış olmasa gerek.
Avlusundaki üzeri özenle düzeltilmiş pembe "musalla taşı", duvar
altındaki kırmızı aşı boyası, yapının içine bırakılan kilden kırmızı boyalı
bir tören kabı, düzenlenmiş kafatası ve uzun kemiklerden oluşan hücresi,
taşınıp dizilmiş kafatasları, aralarda bırakılmış takılar, boynuzlar...
Kafataslı Yapı'nın Taş
Döşemeli Yapılar evresinin sonlarında "gömülmesi" cenazelerin evlerin
taban altına taşınmasına neden olmuş. Bu "radikal" değişikliğin
nedeni henüz anlaşılmış değil. Hücre Planlı Yapılarda oturanlar ölülerini bazen
tek tek bazen de grup halinde gömmüşler. Çoğu zaman hediyelerle donatmışlar
(Resim 11). Hediyeler çeşitli takılar, doğalcam yonga ve aletler, sürtmetaş
aletler bazen yiyecek. Ancak bunda seçici davrandıkları görülmekte. Ayrıcalık
kıstasını bilemiyoruz, ancak bunun sosyal statü ile ilişkisi olabilir. Bu dönem
yapılarından birinin içindeki kil seki aynı zamanda bir kadına tabut vazifesi
görmekte. Geniş odalı yapılarda oturanların ölülerini nereye gömdükleri
şimdilik meçhulümüz ancak artık yerleşme dışına taşındığı bir gerçek. Bu
gelenek Çanak çömlekli Neolitik köy halkı tarafından da sürdürülmüş.
SONUÇ
Çayönü özellikle Yakındoğu Neolitik Dönemi için önemli bir
yerleşme. Ovanın tek yerleşmesi değil ancak ovanın en büyük köyü gibi
gözüküyor. Ergani Ovası'nın insanlara gerek beslenmeleri gerekse hammadde
kaynakları açısından sunduğu olanakları binlerce yıldan beri insanlar oldukça
iyi değerlendirmişler. Bu yazı bu kullanımın küçük ama oldukça önemli döneminin
kısa bir sunumu.
NOTLAR
1- Resimler: İstanbul Üniversitesi çayönü
Kazısı Arşivi - Prehistorya Anabilim Dalı.
2- çayönü Tepesi'nin toprağı ahşap herhangi bir
malzemeyi saklamaya elverişli değil. Ancak toprakta iz olarak, ya da çakmaktaşı
ve doğalcam aletler üzerindeki iz analizlerinden yoğun ahşap işciliğinin varlığı
ve kısmen niteliği anlaşılabilmektedir.
DİYARBAKIR
CAMİLERİ *
PROF.
DR. ORHAN CEZMİ TUNCER*
Geçmişte Amid (Amid), Amida, Kara Amid ve Diyarı Bekir olarak
anılan Diyarbakır, Hazreti Ömer'in halifeliği günlerinde (634-644), 27 Mayıs
638'de Arapların eline geçti (Yayınlar bunu daha çok 639 olarak veriyor).
Buraya sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdanoğulları,
Büveyhoğulları, Mervanoğulları, Büyük Selçuklular (1085-1093), Şam
Selçukluları, İnaloğulları, Nisanoğulları, Artuklular (1183-1232), Mısır ve Şam
Eyyubileri (1232-1240), Anadolu Selçukluları (1240-1302), Mardin Artukluları
(1302-1394), Timur (1394-1401), Akkoyunlular (1401 - 1507), Safeviler (Şah
İsmail 1507- 1515) egemen oldular ve sonuçta 15 Mayıs 1515'te kent Osmanlılara
geçti. (Bazı araştırmacılar bu tarihi 9 ya da 10 Eylül olarak verirler.)
Bıyıklı Mehmet Paşa ilk Osmanlı Valisi oldu.
Surlarla çevrili kenti, doğu-batı ve kuzey-güney yönünde iki ana
cadde dört dilime ayırır. Doğuda Yenikapı, güneyde Mardinkapı, batıda Urfakapı
ve kuzeyde Harputkapı olup 2 ana yol bunlarla son bulur. 1515 'te Osmanlılara
göre kent, kapıların adını alarak 4 mahalleden oluşur. Müslüman çoğunluk
Yenikapı Urfakapı Mahalleleri eksenindedir. Buna kuzey yarıda eklenirse,
güneyde gayrı müslimlerin yoğunlaştığı anlaşılır. Ancak sınır kesin olmayıp yoğunlaşmalar
vardır. Çünkü Yenikapı Mahallesinde Hıristiyanlar 554 aile reisiyle birinci
sıradadır. Bunu Mardinkapı ve Urfakapı izler. Böylece güney yarıda çoğunluk kazanırlar.
Buna karşılık yıkıntıları üstüne Ulu Cami yapılan Mar Toma Ki~isesi (Katedral)
kuzey yarıdadır. Diğerleri güneydoğu çeyreğinde yoğunlaşırı Anlaşıldığı
kadarıyla, keı,ıti paylaşmak İslam dünyasıyla başlamıştır. Kentte o dönemde
Gregoryan (sonraki düzenlemelerde Katolik ve Protestan) Ermenileri, Ortodoks
ve Katolik RumIarı, Katolik Keldanileri, Katolik ve Yahudi Süryanileri
yaşıyor. Bunların tapınakları yanında Yahudilerin dinsel önderleri de vardı.
Latin ve Kapusen İtalyanlar sayıca çok az idi. Osmanlıların gerileme ve çökme
döneminde, can kaygusu nedeniyle Diyarbakır'ın güneydoğu diliminde
yoğunluğa
yönelmeleri ve gettoların varlığı, sonraki zorunluluklardır. Mahalle adlarına
dikkat edilirse, bunlar komşu il çıkışlarını yansıtmakta, dinlere göre
anılmamaktadır. İç içe yaşandığını 19. yy.'ın birinci yarısındaki salnameler de
gösteriyor. Bunu, daha Selçuklu günlerinde diğer illerde de görebilmekteyiz
(Sivas vb).
1540 yılında yapılan iki sayım, Osmanlı günlerinde büyük
camilerin sayısının arttığını gösteriyor. Kent güven içinde gelişmiş ve nüfus 2
katı artmıştır. Mahalle sınırları küçülür, sayıları artar. Taceddin ve
Şeyhmatar gibi isimlerin, o tarihte yapılan ibadethanelerden alındıkları
anlaşılıyor.
Günümüze
erişen yapılardan çok daha fazlasının yıkıldığını belgeler gösteriyor. Evliya
Çelebi, gördüklerinin adlarını vermektedir. 1900 tarihli salnamede burada 24
cami ve 21 mescit adı geçmektedir. Günümüze erişenlere bakılırsa, Ulu Cami
dışında, Akko yunlulardan daha eskiye ineni yoktur. Hazreti Süleyman Camii
pek çok değişiklik geçirmiştir.
Büyük Selçuklular kentte ancak Ulu Cami'de onarım yapacak kadar
kaldılar. Anadolu Selçuklularının burada cami veya mescidi yoktur. Ulu Camii
onardıkları, yazıtlarından anlaşılıyor. Artuklu yapıları ise kent içinde
sınırlı kaldı.
Akkoyunluları
izleyen Osmanlılar da bu yerel ve yöresel (Yukarı Suriye) özelliklerin dışında
kalamadılar. Bir Akkoyunlu yapısı olan Nebi (Peygamber) Camii, Osmanlı
özelliği gösterir. Belki bunu, 1531 yılındaki Üstad Ahmed el Amidi onarımına
bağlayabiliriz. Ancak ustanın buralı oluşu yine yerel özelliklerin ağırlığını
kanıtlıyor. Klasik Osmanlı Dönemi yapılarından İskender Paşa, Behram Paşa gibi
büyük programlı yapılara da aynı özellikler yansır. Mimar Koca Sinan'ın,
doğrudan buradaki bir yapıya ayıracak vakti olmadığını, merkezdeki yoğun
çalışması gösteriyor. Herhalde planlarını çiz ip bir kalfasını göndermesi, bu
yerel etkileşimi kolaylaştırmış olmalıdır.
Diyarbakır
camilerini, kentin mescitlerinden ayırmak gerekiyor. Yapı boyutu dışında,
çatkısı merkezdeki
kubbeye
dayalı yığma düzende iken, mescitler hep Orta Çağ' daki gibi çok ayaklı
kurgudadırlar. Ayrıca
yukarıda
değindiğimiz gibi bazı Akkoyunlu camileri, Osmanlı kurgusundadır. Bunu aslında,
devletlere değil, o dönemin kubbe gelişim çizgisine bağlamak gerekir. Ne var
ki İmparatorluğa adım adım giden Osmanlıların, bu anlayışı geliştirmedeki öncülüğünü
ve ağırlığını yadsımamak gerekir.
Cami
ve mescitlerin kent içindeki yerlerine dikkat edilirse kuzeybatı çeyreğinde
7, kuzeydoğuda 8, güneybatıda 8 ve güneydoğu çeyreğinde 5 tane olduğu görülür.
Böylece kuzey yarıda, batı yarıda sayıları 15'leri bulur. Buna karşılık gayrı
Müslimlerin yoğunlaştığı güneydoğu diliminde bunlar en aza (5'e) iner.
Böylece ibadethanelerin kent içindeki dağılımıyla İslam yerleşmeleri
birbiriyle çakışır.
Akkoyunlu
yapısı olduğu bilinen veya sanılanların sayısı 12 tanedir. Bunu, 14 ile
Osmanlılar izleyecektir. Akkoyunlularda çok ayaklı ahşap (vb.) örtülü mescit
türü yapı sayısı (7) kubbelilerden fazladır. Osmanlılarda bunlar birbirine
eşit olur (yedişer).
NEBİ (PEYGAMBER) CAMİİ
İnönü Mahallesinde Gazi Caddesi ile İnönü Caddesi'nin (uzantısı
İzzet Paşa Caddesidir) birleştiği kav
şakta
kuzeybatı köşededir. Akkoyunlu yapısı olan, enine planlı dört sahınlı (kuzeye
doğru), ayaklı ve kemerli asıl caminin belgelere göre 1927 yılında üst ahşap
kirişlemesi çürüyerek çökmüş ve 1955 yılında Gazi Caddesi batı yöne doğru
kamulaştırılıp genişletilirken cami ortadan kaldırılmıştı (Fotoğraf 1). Çocukluk
ve gençlik günlerimde, avlusunun doğusunu sınırlayan ufak dükkanlarını, kemerli
avlu kapısını anımsıyorum. Bu arada minaresi de sökülerek şimdiki yerine
taşındı. Vakıfların restoratör teknisyeni Cafer Hanlıoğlu'nu o yıllarda
bu işte tanımış, 1966'dan başlayarak yıllarca beraber çalışmıştık. Kendilerini
rahmetle anıyorum.
Elimizde bulunan eski fotoğraflara göre, 2 taş kolon ve bunlara
oturan enli 3 taş kemer sıralı, 3 sahınlı kitlenin kuzeyinde, yine aynı
düzende bir son cemaat yeri olup üstü toprak örtülüydü. Kıble duvarını,
birbirinin düşeyinde olmayan, altlı üstlü dörder, doğu duvarı birbirinin
düşeyinde (altlı üstlü) ikişer pencere süslüyordu. Kuzey harım duvarında basık
kemerli
kapı oldukça sade ve üstünde, Ulu Cami'dekine benzer ahşap mükebbiresi,
bunların yanlarında altlı üstlü ikişer pencere ile en uçlarda sadece birer üst
penceresi daha vardı. Mükebbire içeride müezzin mahfiliyle birleşmektedir.
Cami
bazalt akça geçmez örgülüydü. Sadece avluya bakan kemerler ile bunların
arasındaki dairesel dört pencere almaşıktı. Caminin enine beş kemer fazla
gelince, üç enli ve basık kemerle yetinilmiş, kolonlar kısalmış o orantılar
bozulmuş idi. Aynı oransızlığın mihrap ve mimbere de yansıdı ğı görülüyor.
Almaşık
örgülü, kare planlı minarede 1530 yılında, hayrat olarak Kasap Hacı Hüseyinin
yaptırdığı yazılıdır. Bunlarla ilgili geniş bilgi ve ölçüler Diyarbakır
Camileri (Ankara, 1996) adlı yayınımızda (s. 84) vardır. Diyarbakır, kendi
arzusuyla (savaşmaksızın) 1515 yılında Osmanlılara geçti. 15. yy. boyunca
kente eğemen olan Akkoyunlu varlığının daha bir süre daha devam ettiği
anlaşılıyor. Böyle bir hayır kurumu, ibadethanesi için Osmanlıların hoşgörülü
davrandığını
söyleyebiliriz. Avluyu kuzey yönde medrese çeviriyordu. Bugünkü helaların ne
kadarının özgün olduğu bilinmiyor.
Bu yıktmlan Akkoyunlu Camii'nin hemen batısında, orta kubbeli,
buna bağlı az derinlikli iki katlı iki yan kanatlı şimdiki caminin yapılış
tarihi bilinmiyor (Çizim 1). Hemen güneyinde Köprülü'lere ait, demir kubbeli
açık bir türbe vardır. Diyarbakır'da Osmanlı camilerinin kubbeleri dışa yansır.
Giderek bazıları kargir külahla koruma altına alınmış olsalar bile yerel bir
çözümdür. Şimdiki caminin 15. yy. sonları ve
16.
yy. başlarında kubbe veya külah kullanılarak dışa yansıtılan akıma uyarak
yapıldığı kanısındayız. Akkoyunlu Kasım Padişah Camii de bunu gösteriyor.
İçerden üç kubbeli son cemaat yeri, çevre duvarlarının yükseltilmesi nedeniyle
dıştan görünmez. Bu örtü türlerinin, Akkoyunluların son döneminde, biraz da
Osmanlıdan yararlanılarak gerçekleştirildiğini sanıyoruz. Bu taban oluşmasa
Fatih Paşa Camii'nde (1515) Şehzade Camii planı öncülüğü olmazdı.
Bugünkü avlunun kuzeyini oluşturan helâlı ve üç odalı kanadın
asıl şekli tam böyle olmasa bile işlev aynı olmalıdır. Köprülülerden Abdullah
Paşa'nın "Peygamber Camii yanında" diye yayınlara geçen Darulkurra'sının
bunlarla bağını da bilmiyoruz. Geniş bir alan kapladığı, öğrencisinin bol
olduğu belgelerde belirtiliyor.
PARLI (SAFA) CAMİİ
Diyarbakır'ın kuzeybatı çeyreğinde, Melek Ahmet
Caddesi'ne
kuzey yönde 150 m. kadar uzaklıktadır. Yanlarda ikişer ayağa, kuzey ve güneyde
harim ana duvarına da oturan sekizgen kasnaklı, tek orta kubbeli, enine planlı
kc1gir bir yapıdır (Çizim 2). Köşe kemerlerin oturduğu üçgen bingiler,
ayakları izleyerek döşemeye kadar iner. Dıştan dışa kitle 22,80x19,88 m
boyutundadır. Yan köşelerde birer ufak kubbe ve aralarında da tonozlar yer
alır. Son cemaat yeri beş kubbeli olup, iç yan örtüler de dahil, yükseltilen
kalkan duvarları ve dolgusu nedeniyle dışa yansımazlar. Kuzeydoğu köşede
taşkın olan minare ile kitle arasında hazire kapısı vardır. Kapı üstündeki
yazıt, 1513 yılında iyice onarıldığını belgeliyor. Diyarbakır'a Akkoyunlular
1401 -1515 yılları arasında egemen idiler. Yapı 15. yy.ın üçüncü
çeyreğindendir. Evliya Çelebi yapıyı İpariye (Parlı) olarak tanıtır.
Yapıda siyah bazalt taşı kullanılmıştır. Son cemaat yeri ve ön
yüz üst kesimi ile yan destekleri almaşıktır. Bazalt minare kaidesi, Türk
mavisi çinili güzel bir geometrik panoyla son bulurken gövde artık tümüyle ve
silindirik olarak beyaz taşla yükselir. Böylece süsleme şansı doğar.
Maksure kubbesi, sekizgen kasnak ve piramit külahla örtülüdür.
Alaturka kiremit kaplıdır. Dört ana yöne birer tepe penceresi vardır. Kasnak
dışında kalan örtü yanlara akıntılı ve dolgulu olup, sular çörtenlerle
akıtılır.
Harim, altta altıgen çinilerle kaplıdır. Türk mavisi ve koyusu
egemen olup çin bulutu desenli su ile çevrelenir. Çinilerde değişik desenlerin
yeğlendiği görülüyor.
Oldukça özenli mermer mimber, yer yer boyandığı için kirletilmiş
sayılır. Taç kapısı üstünde, tek satırda "Küllema dahalen
zekeriyyel-mihrap" yazılıdır.
Harim taç kapısı sade olup kemerli girintiyle yetinilir.
Yanlarda sekileri vardır. 1,40 m. enindeki kapı
boşluğunu basık bir almaşık kemer örter. Bunu yazışeridi ve
teğet kemerli bir pencere izlemektedir.
3,68 m eninde, 5,17 m. yüksekliğindeki süslü mihrap, kubbe
duvarından 7 cm. taşkındır. Yarım sekizgen planlı mihrap girintisi
sütuncelerle başlar ve üstte 10 sıralı mukarnas dizisiyle son bulur.
Harimin doğu ve güneyi haziredir. Soldaki Abdülcelil
Kümbeti'nin yapıyla ilgisine belgeler değinmiyor. Güneyindeki medresede, Ları
hazretlerinin ders verdiği bilinmektedir. İskender Paşa Camii anlatılırken
buna biraz daha açıklık getirmekteyiz.
LA.LE
BEY (LALA KASIM) CAMİİ
Diyarbakır'ın
güneybatı çeyreğinde, kendi adıyla
anılan
mahallede Lale Bey ile Dörtler Sokağı'nın kesiştiği kavşak güneyinde olup, üç
kubbeli son cemaat yeri, bunun batısında, alt katı türbe, üst katı hücre,
batısında minaresi olan, tek katlı, tek kubbeli, siyah bazaltla örülü kargir
bir yapıdır (Fotoğraf 2). Kareye çok yakın planlı (~1O,24 m.) iç alanı kubbe
örter. Dört yöne ikişer pencere yerleştirilmiştir. Türbesine hücrenin
güneyindeki merdivenden inilir. Son cemaat yerinin batısını hücreye bakışımlı
olatak minare kaplar. Kuzey yüz, toplam olarak 17,77 m.'dir

Kubbesi
çökmüş ve ortaya konan 2 kolonla 3 sahna bölünen ahşap kirişlemeli yapıyı
terkedilmiş bulduk. Evler çevresini sarmış ve kitleyi kaplamıştır. Kamulaştırılarak
boşaltıldı. Sıva raspasında köşe kemeri özengileri ortaya çıktı. Rölöve ve
restorasyonu tarafımızdan yürütülerek vakıflarca, ibadete açılmış bulunuyor.
Halkın kısaca Lale Camii
olarak adlandırdığı yapıyı, Diyarbakır'ın ilçelerinden Egil'in beylerinden
Lala Kasım'ın yaptırdığını kaynaklar belirtiyor. Plam, Nebi Camii'ne
(Akkoyunlu IS. yy:ın son 4. çeyreği) ve Kasım Padişah'a (~lS00, Akkoyunlu)
benzer. Ayrıca
Safa
Camii minaresindeki ve kuzey avlu yüzündeki yazılı kare panolardan bunun da
pabuç bölümünde vardır. Bunlar, Akkoyunlu yapısı olma şansını arttırmaktadır.
Şeref Han, yapıtında, Şeyh Muhammed'in oğlu Lala Kasım'dan övgüyle söz eder.
Bu durumda, caminin, Osmanlı günlerinde 16. yy:ın 1 ilk çeyreğinde yapıldığını
düşünmek (ıS1S'ten herhalde hemen sonra) doğru olacaktır. Daha önceki camilerde
Osmanlıların gelişen kubbe yorumuyla, yerel ve özellikle Akkoyunlu
ayrıntılarının karışımından söz etmiştik. Bu form (compasition), o yörede kendi
koşulları içinde gelişmiş, dengesini bulmuş ve yeni dönemde de (Osmanlı)
sürmesini sağlamıştır. Lala Kasım Camii bu arakesitin ürünü olsa gerekir
KASIM
PADİŞAH (DÖRT AYAKLI MİNARE) CAMİİ
Özdemir
Mahallesi, Yenikapı Caddesi yakasında, yol üstünde, Balıkçılarbaşı semtindedir.
Tek kubbeli almaşık örgülü kare prizma gövde silmeyle son bulurken içe çekik
yine almaşık örgülü sekizgen kasnak ve kurşun kaplı kubbeyle son bulur (Çizim
4).
Harimde, yanlarda üçer, kuzey ve güneyde ikişer penceresi olup
tümünün iç ve dışında kemerle kapanan girintileri vardır. Bugün ikisi de
kapatılmış olan kıble duvarı pencereleri içinden yanlara doğru yükselen
merdivenlerle, doğu ve batı duvarı güney pencereleri üstüne yerleştirilen ve
harim üst yarısına açılan ufak mahfillere ulaşılır. Harimin kuzey duvarında,
son cemaat yerinin üç kubbe özengileri yerinde bırakılarak, eğik (akıntılı) bir
betonarme tabliye ile örtülmesi çok hatalıdır. Son cemaat yeri doğu ucundaki
kapıyla, mahfile bağlantı vardır. Bu, Diyarbakır için ilk ve son uygulamadır.
Bir bakıma camiden daha ağır basan ve üç monolit kolona
oturtulan kare kesitli minare bir sanat ve teknik gösterisidir (Fotoğraf 3).
Gövdede almaşık örgüler köşelere varmadan kesilir. Üç ara silme gövdeyi eşit
olmayan dört parçaya böler. Peteğin üst yarısından fazlası beyaz taştandır.
Gövdenin doğu yüzündeki 1500 tarihli yazıtta Akkoyunlu Sultan "Kasım"
adı geçmektedir. Bu nedenle halk yapıyı Kasım Padişah adıyla anarken,
minaresinden ötürü dört ayaklı minare veya "Muallak" (boşta,
boşlukta) olarak da tanır. Mutahhar veya bunun kısaltılmış şekliyle Şeyh
Matar adını, daha önce bu yerde Şeyh Mutahhar'ın mezarı olmasına bağlayanlar
vardır. Bu adla anılan asıl cami, Mardinkapısı'na ilerlerken yol üstündeydi
ve yıktırılarak yine yola katıldı.
Yıkılan ve betonarme tabliyeyle örtülen son cemaat yerinin,
harim duvarında kalan özengilerine bakılırsa, köşe ön ayaklar, şimdikinden
biraz daha uzun ve L kesitliydi. Tek kubbeli camilerin Artuk ve Akkoyunlu
günlerinde de sevilerek kullanıldığı, Osmanlıların zaten bu kubbe gelişimi
üstünde oldukları, yerel özelliklerle benimsedikleri anlaşılıyor.
BIYIKLI MEHMED PAŞA (FATİH PAŞA KURŞUNLU) CAMİİ
Diyarbakır'ın kuzeydoğu dilimindedir. İçkale güney kapısından
başlayan yol, güneye uzanarak bu yapı topluluğuna varır. Yapı,
Diyarbakır'dakilerin en boyutlu ve özenlisidir. Merkezdeki kubbeyi dört ana
yönde dört yarım kubbe desteklerken buna hangi yapının örnek olduğu bilinmez
(Çizim 5). Bu plana adım adım gelinmiştir. Bu nedenle yapı, cami planları
gelişimi içinde önemli bir köşe taşıdır ve Sinan'ın Şehzade Camii'nde doruğa
erişir. Dört ana ayak baldaken çatkıyla birbirine bağlanırken, üstte sekizgen
kasnak ve buna oturan kubbeyle dışa yansır. Sekiz pencere iç alanı yeterince
aydınlatır. Harim kare planlı iken, kubbeli son cemaat yeri iki yanındaki
güneye bakan hücrelerle, avlu yüzünde yatay gelişme sağlanır (35 x 17 m). Bu
kitleyi daha büyük ve görkemli gösterir. Kuzey avlu yüzü almaşık örgülüdür.
Her kemer koltuğuna, Diyarbakır'da yaygın olarak kullanılan, birer atlamalı
damla ve rozetler kabartmalı olarak yerleştirilmiştir. Sekiz kolon ve
başlıkları beyaz mermerdendir. Buna karşılık harim kuzey dış yüzü sıvalıdır.
Minare
batı uçtadır. Kare kaide siyah taştan olup üst köşelerindeki profıllerle beyaz
taşlı gövdeye geçilir. Şerefe korkuluğu yerden 30,52 ve peteği 35,50 m.
yüksekliktedir. Minarenin batısına, iki kemerli, üstü kapalı ve kapısı az çok
özenli türbe sonradan eklenirken, küpün bir bölümünü de kapatır. Avluyu çerçeveleyen
kuzey kapısının lS19'da yıktırıldığını kaynaklar belirtiyor.
3,95
m eninde, 5,66 yüksekliğindeki taş mihrap kıble duvarından 11 cm. taşkın olup,
yanlarında 12 cm:lik sağırlık bırakan ters U çerçeve altı sıralıdır. Dışta
özenli mukarnas sırasıyla görsel etkinliği arttırır. Yarım sekizgen planlı
girintisi sütuncelerle başlar. 10 sıralı mukarnaslarınıüstte 3 dilimli bir
kemer izlemektedir.
Mermer
mimber özenli ve görkemlidir. Köşk bölümü, şebekeleri ve özellikle mermer kapı
kanatlarına oldukça emek çekildiği görülüyor. Küfı panolar, yazılar, zengerek
ve kıvrık dallarla bezenmiştir. Mihrap ve mimberin cami iç hacmiyle oldukça
orantılı olduğu görülüyor.
4
Kasım 1515 tarihinde Diyarbakır Beylerbeyiliğine atanan ilk Osmanlı valisi,
bazı kaynaklara göre bu kentlidir. Caminin hamarnı bugüne erişmez. Halkın
"Kürtler Hamamı" dediğini ve yerini Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde
belirtiyor. Medresesinden sadece kuzey kanat durmaktadır. Güneyine sonradan
Şafıiler bir mescit eklediler. Paşa'nın İç Kale'ye bir Hükümet Binası
eklendiğini Çelebi belirtiyor. Tekke IS. yy. sonlarında yıkıldı. Diyarbakır'a
yakın Alipınar Köyü Camii'nin arkalarındaymış. Bıyıklı Mehmed Paşa 24 Aralık
1521 Salı günü öldü. Mezarı, camiin hemen doğusunda hazirededir. Bunun biraz
kuzeyine, sonra Özdemiroğlu Osman Paşa için sekizgen türbe eklenecektir. 16.
vali idi ve burada dört sene görev yaptı.
HADIM
ALİ PAŞA CAMİİ
Diyarbakır'ın
güneybatı çeyreğinde, adını verdiği mahallededir. Medrese, cami ve tekkeden (7)
oluşur. Harimin doğusundaki Şafıiler mescidi daha sonraki eklentidir (ı
769-70). Kare planlı, prizmatik gövdeli, sekizgen kasnak ve külahlı cami,
Osmanlı dönemi erken türlerindendir (Fotoğraf 5). Son cemaat yerini beş kubbe
oluşturur. Minaresi, kuzey yüzü doğu hizasının biraz açığındadır. Kitlenin
avlu yüzü ile doğu ve batısındaki üçer, güney ve kuzeydeki ikişer pencere,
teğet kemerle örtülen, almaşık örgülü girin
tiler içine alınmıştır.
Lentolu pencereler 1/2 oranına çok yakındır. Beş düşey, dokuz yatay geçmeli
demir parmaklıkları özgün değildir. Son cemaat yerinin dört kolonu beyaz taştan
ve eksendeki ikisi alt başlıksızdır. Kemerler arasında süslemeye yer verilmez.
14,45
m. kenarlı harim kare planlı olup, köşe kemerlerinin oturduğu üçgen bingiler,
aynı kesitle yere kadar inerken, Safa Camii'ni yineler. Ahşap pencere
kanatlarına oldukça özenildiği görülüyor.
3,39
x 4,61 m. ölçülü beyaz taşlı mihrap, yine renk renk boyanarak ve avize
takılarak olabildiğince çirkinleştirilmiştir. Yarım sekizgen planlı (Çizim 6)
girinti sütun eel erI e başlar ve sekiz sıralı mukarnasla örtülür. Mihrabı
izleyen üst pencerenin içliğinin yenilendiği görülüyor. Oranlı ve süslü ahşap
minberi güzeldir. İç duvar eteklerini kaplayan altıgen mavi renkli çiniler, bir
çerçeveyle (su) sarılıdır. Ali Paşa Medresesi, camiin batı yönde açığındadır.
Amid'in
6. Osmanlı Valisi Hadım Ali Paşa, burada 1534–37 yılları arasında görev yaptı.
Yapının adı sadece Tuhfetü'l-Mimarin'de geçer. Böylece Sinan'ın eseri olduğu
anlaşılır. Bununla ilgili ayrıntılar, yeni bilgilerle Diyarbakır Camileri
(Ankara, 1996) yayınımızda (s. 135) yer almaktadır.
Cami
ile medresesi arasındaki örgü farkını, medresenin sonraki ucuz onarımlarına
bağlamak gerekir. Tuğla, taştan daha kolay ve ucuz bir yerel üretim olduğundan,
kubbe dış kasnağında da sonradan yerini almış görünüyor. Güçsüz dönemde,
akıntıyı kesmek için, kubbeyi az eğimli, alaturka kiremitli sekizgen kasnak ve
külahla örtmek, kent merkezi ve Silvan ilçesinde de görülmektedir. Eski
fotoğrafları, son cemaat yerinin de aynı gereçle akıntılı olarak örtüldüğünü
gösteriyor. Pencere oranları, sivri veya teğet kemerli girintiler içine,
almaşık örgülü olarak alınması, sütunceleri vb. güney geleneği olup Diyarbakır'da
da yaygındır. Nitekim Sinan'ın tartışmasız yapıtlarından olan aynı kentteki
Behram Paşa Camii'nde de uygulanmıştır.
1956
yılında, camiin kuzeydoğu açığında, hamamın kalıntıları duruyordu.
Gecekondular bunları tüketti. Vakfıyesi günümüze erişmemiştir.
İSKENDER
PAŞA CAMİİ
Diyarbakır'ın
kuzeybatı çeyreğinde, kendi adıyla
anılan
mahallededir. Tek kubbeli, kare planlı camiin güneyi 19,20 m'dir (Çizim 7,
Fotoğraf 6). Almaşık örgülü prizmatik gövdeyi üstte onaltıgen, beyaz taşla
örülü, orantılı kasnak ve kurşun kaplı kubbe izler. Beş kubbeli son cemaat
yerinin yıkıldığı, bazalt taşından, köşelerde L ayak ve arada dört beyaz
mermer kolonlu olarak yenilendiği, üstünün ahşap kirişlemeyle örtüldüğü
anlaşılıyor. Harim duvarında, kolon akslarına denk gelen kemer özengileri bu
değişiklik sürecinde nasılsa yok edilmemiştir. Şimdi burada betonarme bir
tabliye vardır.
Harim
iç ölçüsü 14,76 x 14,76 m.'dir. Yanlara üçer, güney ve kuzeye ikişer pencesi
olup, iç ve dışta, teğet kemerlerle örtülen almaşık örgülü girintiler içine
alınmışlardır. 2,22 m gelen duvar kalınlıkları bu kademelenmeyi zorunlu
kılmışa benziyor. Kasım Padişah Camii'nde görülen ilk gömme mahfiller, duvar
kalınlığından yararlanılarak burada da kullanılır. Onlar yan duvar pencereleri
(güneye yakın olanlar) üstündeydi. Burada ise kubbe duvarı köşelerindedir ve
ulaşımı yan duvar pencerelerinden sağlanmıştır. Mukarnas sırasına oturan
verevine (45°'lik) bingilerle harime açılırlar. Soldakinin mahfilden çok va az
kürsüsü niyetine kullanılma şansı çoktur.
Köşe
kemerleriyle kare plan üstte sekizgene dönüşür. Sekiz pencereli kasnak
dışarıda onaltıgendir. Kuzeyde aşı boyalı ufak mahfıli vardır. Kotu iyi
ayarlanamadığından, bu yöndeki pencerelerin teğet kemerli iç girintilerini
yarıda böler. altıgen çinilerin çoğunun döküldüğü görülüyor. Mavi renk
egemendir. Çintemani desenli sulardan çok az örnek var. Özgünlüğünü koruyamayan
şadırvanını günümüzde çirkin bir betonarme tabliye örtmektedir.
3,29
x 5,04 m. ölçülü mihrap mukarnas dizisiyle başlayan çerçevelerle sınırlıdır.
Yarım sekizgen planlı girinti sütuncelerle başlar ve 10 sıralı mukarnas dizisiyle
örtülür. Üstünde üç dilimli kemeri vardır.
Minare
siyah bazalt taşından olup doğu yöndeki hücreye bitişiktir. Pabuç bölümü ile
gövde beyaza dönüşür. Dama buradan ulaşılan bir köprüsü vardır.
İskender
Paşa 1551-63 yılları arasında, Diyarbakır'da 12. Osmanlı Valisi olarak görev
yaptı. Haremlik, selamlık ve pek çok yapısı bu yöreye gönülden bağlandığını
gösteriyor. Karaman'da Hüsrev Paşa'nın yanında yetişmiş ve buraya birlikte
gelmişlerdi. Van (1548), Erzurum (1551) ve Diyarbakır (1551), Bağdat ve Mısır
Beylerbeyliğinde bulundu. Emekliliğini İstanbul'da geçirdi ve 1571 yılında
öldü. Camiin doğusunda hazirede yer alan, biraz değişik planlı türbe aynı
aileden Şair Yusuf Raif Efendi'ye aittir. Zamanın alimlerinden Muslihiddin
Lari'nin mezarı harimin güneyindeki hazirededir. İskender Paşa'nın ona bir
medrese yaptırdığını Parlı Camii bölümünde belirtmiştik. İskender Paşa
bayındırlığa düşkündü. Camiin batı yönünde haremi ve Hükümet Binası olarak
kullandığı selamlığı için Diyarbakır Evleri (Ankara, 1999) yayınımızda
bilgi vardır. Diyarbakır'a Hamravat Suyunun getirilmesine büyük katkıda bulundu.
İçkale'de Ayn Zeliha suyunu akıttı. Sinan'ın yapısı olan camiin adı, risalelerde
geçer. Vakfiyede, kendisinin Van'da görevde olduğu zaman caminin bittiği
yazılıdır
BEHRAM
PAŞA CAMİİ
Diyarbakır'ın
güneybatı çeyreğinde Süleyman Nazif Mahallesi'ndedir. Hemen güneyinde konağı
bulunur. Tek büyük kubbeli, kare planlı, kuzeyinde, iki sıralı, yanlara da
taşan beş kubbeli son cemaat yeri vardır (Çizim 8). Ahşap tavanlı, avluya
akıntılı, kurşun kaplı 2 revak, önde sekiz beyaz, tek parçalı ko lona oturur.
Yanlarını L planlı ayaklar destekler. Eksene gelen iki kolon, siyah-beyaz
almaşık yığma olup şadırvanında da yinelenir. Avlu yüzü almaşık örgüyle
bütünleşir ve derinliğine aksı güçlendirir. İç (ilk) revak 6 kubbelidir.
Eksendeki yükseltilen ve özenil en kubbesiyle girişi vurgular (Fotoğraf 7).
Kare planlı harimin doğu ve batı yönlerde üçer tonozlu girintileri (eyvan) ve
eksenlerinde de birer penceresi vardır. Güney ve kuzeyde mihrap ve giriş nedeniyle
bu ufak eyvanlar, ikiye düşer. Girişin yanındaki gömme iç merdivenlerden
üstteki gömme mahfıllere ulaşılmaktadır. Harimin dört köşesinde ufak hücreleri
vardır. Her yan eyvanın birer mihrabı (ayrı ayrı düzende mukarnas örgülüdürler)
yer alır. Bunlardan başka, son cemaat yerinde iki mihrap daha vardır. Böylece
sayıları dokuzu bulur. Giriş mihrabiyeleri bunun dışındadır. Pencerelerinin
yedi düşey,11 yatay demir parmaklıkları ile dövme lokmaları oldukça özenlidir.
Kare
plan üstte mukarnaslı bingilere oturan tramplarla sekizgene dönüşür. Dışı
onaltıgen ve beyaz kasnağı kurşun kaplı büyük kubbe izler. 4,95 m eninde, 6,69
m yüksekliğindeki taçkapı bir sanat eseridir. Mihrap (3,78 x 5,65) oldukça
özenli olup taşmimberin bundan geri kalır yönü yoktur. Harimde duvar etekleri,
eyvanlar da dahil mavi renkli, karanfil desenli, büyük boyutlu kare çinilerle
kaplıdır. Türk mavisi suları vardır. Harimin kuzey duvarı eyvanlarının taştan
düz tavan örgüleri bir teknik gösteridir.
Behram
Paşa Camii adı, sadece Tuhfetü'l-Mimarin'de gecer. Hamam adı hiç
yoktur. Bu onun, daha sonra, ancak Evliya Çelebi'nin A.mid'e gelmesinden önce
yapıldığı anlamına gelir. Behram Paşa Camii planını, Mimar Koca Sinan daha
önce, İstanbul'da iki yapıda denedi. Ortak yönleri, her yönde üçer eyvanın
olmasıydı. Ancak güneydekini mihrap, kuzeydekini taçkapı dolduruyordu. İlk
örnek Yenibahçe'deki Bali Paşa Camii'dir. Son yayınlar (özellikle vakfıyesi)
yapının tarihini 1504-5 yerine yüzyılın ilk yarısının sonlarına kaydırmıştır.
Bali Paşa 1548'de öldüğüne göre yapının en geç bu tarihte yapıldığı görüşü
ağır basıyor. Vakfıyesi 1563'lere aittir. Zaten 1504-5 tarihi Sinan için hiç
uygun düşmemektedir. Üstad, aynı planı ikinci kez Silivrikapı Hadım İbrahim
Paşa Camii'nde 1551 yılında uyguladı. Topografyasının getirdiği değişiklikler
dışında bu iki plan hemen hemen birbirinin eşidir. Boyutları da birbirine çok
yakındır. Sıra Diyarbakır'a gelince, Sinan bir adım daha ileri atar. Güney
duvarı iki ucuna birer çilehane tas arlar. Zaten duvar kalınlığı bunu zorunlu
kılmıştır. Mahfil merdivenleri, kuzey duvarı girişi 2 yanına ve yan duvarların
güney uçlarındadır. Minare, harimden ve son cemaat yerinden daha batı açığa
alınır. Üçüncü boyut, kitleyle dengesi açısından bunu zorunlu kılmış gibidir.
Sinan, son cemaat yerini iki kademeli olarak pek çok yapısında kullandı (22
yapı). Ancak Behram Paşa Camii'ndeki Sinan'dan sonraki eklentidir ve aksIarın
sayısı zaten bunu kanıtlamaktadır.
Behram
Paşa, şimdikilerin tersine Amid'de görevde bulunmadı. Ancak fıziksel ve
yönetim açısından güçlü bir bağı olmalıydı. Ailece Yemen Beylerbeyli


ğinde
bulunmaları ve Diyarbakır'ın yol üstünde olması ötesinde Anadolu Beylerbeyliği
de yaptı. Özellikle Kanuni günlerinin "Doğu Sorunları" bu görevin
Diyarbakır'da olmasını gerektiriyordu. Askeri üs Van' da, yönetim Amid'de
yoğunlaştı. Evliya Çelebi'nin, Behram Paşa Hamamı için Gazze'den getirilen
ustalara dikkatimizi çekmesi de önemlidir. Mimar Sinan'ın cami için niçin bu
planı seçtiğinin ayrıntılarını Diyarbakır CamiIeri kitabımızda (s. 155)
belirtiyoruz. Sinan, yoğun iş programı nedeniyle buraya iyi bir kalfasını, çok
iyi bir mukarnasçısını ve neccarını katarak göndermiş olmalı. Çinileri ve
Marmara Bölgesi'nde hazırlanmışa benziyor. Ekibin, öbür yapılarda olduğu gibi
yerel bazı ayrıntı ve süs birimlerinin dışında kalamadı. Tüm bunlara karşın
Diyarbakır, Behram Paşa Yapı Topluluğu ve özellikle camisi, kentin ve yörenin
en önde gelenidir. Mukarnaslarında çok üstün bir plastiklik vardır.
Şadırvanıyla bütünleşerek derinliğine aks çok güçlüdür. Taçkapıdaki mukarnasın,
harimde hemen arkasında kullanılması da ayrı bir özen ve ayrıcalığıdır. Eyvanın
düz taş tavanı, demir parmaklık lokmaları tam Sinan'a yaraşır niteliktedir.
Zaten camiin yapıldığı 1572 tarihi de Sinan'ın doruktaki konumuyla özdeşleşmektedir
MELEK
AHMED PAŞA CAMİİ
Diyarbakır'ın
batı yakasında, kendi adıyla anılan mahalle ve cadde üzerindedir. İki katlı
kuzey ve güney geniş yüzleri almaşık örgülü ve minareli ka gir bir yapıdır
(Fotoğraf 8). Zemin katta, batı uçtaki tonozlu geçit, caddeyi dikine uzanan
sokağa bağlar. Bunun doğusunda dükkanlar, yazlık, mescit, caddeden arka
(güney) bahçeye bağlantıyı sağlayan ve taçkapıyla başlayan aralığı vardır
(Çizim 9). Üst kata, yarım kemere oturtulan ve minareye batı yönde yanaştırılan
(kuzey yönde) merdivenle ulaşılır. Bunun koşutunun (simetrik) doğu yarıda
olduğu, pencereye dönüştürülen kapısından belli olmakta ve aralarındaki uzun
sahanlık, altındaki yazlık mescide zamanında siper oluyordu. Günümüze
erişemeyen bu merdivenin oturduğu yer şimdi ufak bir bahçedir.
Enine
genişleyen harimin yanlarında, kare kesitli ikişer yığma ayak vardır. Böylece
üst yarıda sekizgene dönüşen plan, kasnakla yükselerek kubbeye erişir
Yan
kanatlar iki katlıdır. Buraya, kuzey duvarı içine yerleştirilen merdivenlerle
ulaşılır. Mihrabın karşısında bulunan müezzin mahfilinin ahşap merdiveni
ayrıdır. Yan duvarlar sağırdır. Cadde giderek yükseldiğinden zaten basık
tutulan dükblnlar, daha da alçak görünür. Batı bitişikte, kaldırımdan dört
sıra yukarıda başlayan (ilk üç basamak kaldırımdaydı) teğet kemerli kapı,
eskiden bu yönde kitleye bitişik ahşap cumbalı, iki katlı ahşap bir meşrutaya
ulaşıyordu.
Minare
kitlenin kuzeyinde, tonozlu batı gecidiyle aynı doğrultudadır. Kare planlı küp
bölümü yine Diyarbakır geleneğine uyarak (çoğunlukla kitleden ayrı) siyah
bazalttandır. İki aşamalı pabuç ve gövde yukarıya beyaz olarak yükselir. Alt
yarısında merdiven iki ayrı yolludur.
Cami,
kendi adıyla anılan cadde üzerinde, kuzey yakada olduğundan, taçkapısı güneye
alınmış ve bir aralıkla kuzeydeki cami avlusuna bağlantı sağlanmıştır. Harim
kapısı (üst kat) kuzey yönde merdiven sahanlığına bağlanır. 2,02 x 4,32 m.
ölçülü mihrap Diyarbakır'ın çinili tek örneğidir. Köşeleri sütunceli, 1,14 m.
eninde, 62 cm. derinlikteki yarım sekizgen planlı mihrap girintisini üstte aynı
güzellikteki dokuz sıralı çini örter. Girinti de dahil düz yüzeyler plak çini
kaplanmıştır. çerçevedeki profiller ile mukarnaslarda özel kalıpların
kullanıldığı görülüyor. Duvar alt kesimi çinileri bunlarla uyumludur. Değişik
desenler yer alır.
Yapının
adı Tuhfetü'l-Mimarin'de "Amid'de Melek Ahmed, Paşa" olarak
geçer. Bu Melek Ahmed Paşa'nın, üç kez Diyarbakır valiliği ve sadrazamlık da
yapmış olan Silahdar Melek Ahmed Paşa ile ilgisi yoktur. Banisinin,
Diyarbakır'da bulunan sevilen ve etkin bir hayır sahibi olduğu anlaşılıyor.
Hamarnı aynı cadde üstünde biraz daha doğu yönde güney yakadaydı. Bitişiğinde
bulunan ve artık bugün yokedilen "Küçük Hamam" bu yapının değildir.
Melek
Ahmed Paşa Camii'ne gerek plan düzeni ve gerekse çinili mihrabı açısından bir
İstanbullu usta eli değdiği bellidir. 1588 yılında ölen Koca Sinan'ın ömrünün
son günlerinde bu yapıyla uğraş ma şansı yoktur. Onun ekolünden bir kalfa işe
el atmış olmalı. Enine plan ve almaşık örgü açısından Beşiktaş Sinan Paşa
Camii'ne (1555-56) -kitle olarak da- benzer. Ancak üst örtü ve son cemaat yeri
farklıdır. Ayrıca onun kubbesi altılı düzendedir. Diyarbakır'da Ali Paşa,
İskender Paşa, Behram Paşa, Kasım Padişah ve Lale Bey Camileri tek kubbelidir.
Enine genişleyen Nebi Camii'nde yan kanatlarda birer ayak vardır. Şeyh Sefa
(Parlı) Camii bu yapı gibi ikişer yan ayaklı olup sekizli düzeni yeğler.
Minare küpü kurgu ve bezemelerinde de benzerlik vardır. 15. yy:ın son çeyreğinden
kalma bu Akkoyunlu camiinin, ondan öncekilere bağlı olduğu gibi, sonrakileri
de etkilediği anlaşılıyor. Buna karşılık yerel özelliklerin Melek Ahmed Paşa
Camii'nde o denli güçlü olmadığı görülüyor. İki katlı oluşu ve sekizli kubbe
düzeni ile çini mihrabı, Sinan'ın İstanbul-tahtakale Rüstem Paşa Camii'ne
çağrışımını arttırır. Ancak onda son cemaat yeri de vardır. Bu son ayrıntının
düşünülmemesi, kuzey yönde yer alan heliUar nedeniyle avlunun küçüleceği
endişesine bağlanabilirse de bizce asıl neden Diyarbakır'da devam edegelen iki
katlı mescit anlayışıdır. Defterdar ve Ulu Cami Şafiiler bölümü böyledir.
Minarenin kitleden ayrı tutuluşu zaten bu yörenin bir ayrıcalığıdır. Tüm
bunlar, Melek Ahmed Paşa Camii'nin Diyarbakır’dakiler içindeki ayrı yerini gösteriyor.
Ahşap mimberi özgün değildir. Aynı kişinin yaptırdığı Han ve Medrese günümüze
erişmemişti
KURT İSMAİL PAŞA CAMİİ
Harput Yolu üstünde, Seyrantepe Semtinde çeşmesiyle güney
yakadadır. Yolun sağında (kuzey) kışlasıda vardır. Sur içi geleneksel cami
tasarımından çok farklı olarak tasarlanıp uygulanan tek katlı sekizgen planlı
harimi çepeçevre ahşap kirişlemeli revağı dolanır (Fotoğraf 9). Yan üç kenarda
birer pencere, güneyde dışa taşan mihrap ve kuzeyde de kapı yer alır. 1971
Haziranında çektiğimiz fotoğrafta görülen revağın tavan ahşap kirişlemeleri
sonraki onarımda ahşapla kaplanmış bulunuyor. Revak dahil duvarlar iç ve
dışta sıvalıdır. Pencerelerinin ve kapının kenarlarına dokunulmamış, çirkin bir
pembe badana sürülmüştür.
Giriş kapısını sade bir çerçeve sarar. Üstündeki pencere müezzin
mahfiliyle bağlantılıdır. Girişin doğusundaki pencereden, duvar içine
yerleştirilmiş bir merdivenle buraya ulaşılır. Kitleyi revak çevirdiği için
başka üst pencere yoktur. Minare, giriş kapısı sağındaki (batı) köşede, beden
duvarına oturtulmuş olup, dışa taşan ufak yay kesimi, kapı üst hizasına denk
gelen S profilli bir taş konsol taşır. Yanlarında ufak (yavru) çıkmaları da
vardır. Silindirik gövde, üstte dışbükey bir profille genişleyerek şerefeyi
oluşturur. Korkuluğu demir parmaklıklıdır. Gövdenin üst dış köşelerindeki
çıkma destekler, revağın özgününün böyle olmadığını gösteriyor. Müezzin
mahfilinden minareye bağlantı vardır. Çok sade mihrap yarım daire kesitli ve
küresel örtülüdür.
Kurt İsmail Paşa, Amid'ın 271. Osmanlı Valisiydi. 1868 yılından
başlamak üzere 7 yıl 9 ay görev yaptı. Kentin dışa taşınmasına önayak oldu.
Yukarda belirttiğimiz gibi, camiin kuzeyine Hükümet binası ve çeşme yaptırdı.
Diyarbakır Belediye İmar Müdürlüğüne baktığım zaman (1957), genişletilen
Harput Karayolu nedeniyle taşlarını numaralatıp çeşmeyi geriye aldırmıştım.
Sonra bir kez daha içe taşıtıldı
KİLİSELER
Meryem
Ana Kilisesi
15.
yüzyıldan kalma ve zamanla bir çok onarım görmüştür. Bizans devrinden kalma
mihrabı, Roma biçimi kapısı ilgi çekicidir. Kilise'de
bazı
azizlerin resmi bulunmaktadır Şehrimizin en güzel Süryani Kadim Yakubi Mezhebi
Kilisesi'dir. Yapı, pek çok onarım geçirmiştir.
Bugün
hala kullanılan bir Süryani kadim kilisesidir.
Mar
Thoma Kilisesi
Hıristiyanlığın
kabul edilmesinden önce puta tapanların kullandığı bir mabet olarak inşa edilen
yapının ilk yapılış tarihi bilinmemektedir. Hıristiyanlığın resmi bir elin
olmasından sonra bir takım eklemelerle yapı, kilise olarak kullanılmaya
başlanmıştır. 1639 yılında Diyarbakır'ın islam orduları tarafından ele
geçirilmesinden sonra camiye çevrilen kilisenin yerinde Ulu Cami
bulunmaktadır.
Kırklar
Kilisesi
5.
yüzyıl sonlarında yapılan kilisede bugüne yalnızca bir duvar ve mahzen kısmı
kalmıştır. Yeri Kırklar dağı Üzerindedir.
Saiııt
George Kilisesi
Yapılış
tarihi bilinmeyen kilise, bugün İçkale semtinde cezaevinin bitişiğinde yer
almaktadır.
Saint
Teodoros Kilisesi
Fatih
Paşa Camii'nin bitişiğinde olduğu bilinen kilise, bu gün yok olup gitmiştir.
DİYARBAKIR
MÜZELERİ
Kültürel
Potansiyeli çok zengin olan Diyarbakır, Anadolu ile Mezopotamya arasındaki
geçiş bölgesinin odak noktasındadır. Bu nedenle çeşitli kültürlerin bir biri
ile etkileşiminden çok zengin bir mozayık oluşmuştur. Bu birikimin izleri,
Diyarbakır şehrinin hüviyetini kültürel açıdan zenginleştirmiş, Bunların izleri
olan taşınır kültür varlıkları ile de zengin müzeler oluşmuştur.
1- Diyarbakır’da çok eski
tarihlerde kurulan Diyarbakır Arkeoloji Müzesi
2- Ziya Gökalp Müzesi
3- Kültür Müzesi ( Cahit Sıtkı
Tarancı Evi)
1-
DİYARBAKIR ARKEOLOJİ MÜZESİ:
Diyarbakır’da
ilk müze, 1934 yılında Ulu Caminin külliyesine ait Zinciriye (Sencariye)
Medresesinde açıldı.1985 yılında ise Elazığ Caddesi üzerinde bulunan yeni
binasına taşındı.
Diyarbakır
Arkeoloji Müzesinde Epi-Paleolitik dönemden başlamak üzere ( M.Ö. 8400 )
Neolitik, Kalkolitik, Eski Tunç, Urartu, Assur, Hellenistik, Roma, Bizans,
Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Osmanlı dönemine ait eserler
kronolojik olarak sergilenmektedir.Ayrıca; Amid sikkeleri ile yöresel
Etnoğrafik eserlerden oluşan zengin bir koleksiyona sahiptir. Müzemizde,
1744 adet Etnografik, 9201 adet sikke, 4976 adet de Arkeolojik eser olmak üzere
toplam: 15.921 adet envanterlik eser kayıtlı olup, bir O kadarda etütlük eser
bulunmaktadır.
Modern
müzecilik anlayışına uygun olarak teşhir sistemi bulunan müzemizde
seksiyonlarda resimler, grafikler ve anlatımlarla izleyici ile eser arasında
iletişim kurulabilmektedir.
5
000 m2 ( Beş bin metrekare ) alan üzerine kurulan müzede, modern konferans
salonu, üç katlı depo ve her katta bulunan çok amaçlı laboratuar ile fotoğraf
atölyesi, çağdaş müzecilik hizmetlerine katkıda bulunmaktadır. Türkiye’deki
müzecilik standartlarının üstünde modernize edilmiş müzemizde her türlü araç-gereç
donanımı tamamlanmıştır. Ayrıca; müzemizde araştırma yapmak isteyen bilim
adamlarına ve öğrencilere her türlü kolaylığı sağlayan mekanlarda
Arkeologlarımız hizmet vermektedirler.
Diyarbakır
iline bağlı Bismil ilçesinde iki birimde; Batman iline bağlı bir yerde olmak
üzere Müze Müdürlüğü başkanlığında kazılar yapılmaktadır.
Paleolitik
ve Neolitik döneme ait buluntular, müzemizde sergilenmektedir. Daha önceki
yıllarda yapılan Bismil ve Ergani yöresinden çıkan Neolitik, Assur ve Roma
dönemlerine ait eserler de müzemizin vitrinlerini zenginleştirmektedir.
Ayrıca;
Müsadere edilen çok sayıda değerli kültür varlıkları, mahkeme sonuçları
alındığında teşhire sunulacaktır.
2-
ZİYA GÖKALP MÜZESİ
Diyarbakır’lı
sosyolog, yazar Ziya Gökalp’in doğduğu evdir. Sivil mimarlık örneği en güzel
evlerden birisi olan ve bazalt taştan iki katlı olarak 1806 yılında inşa
edilmiştir. 1824 yılında Ziya Gökalp’in ailesine intikal eden evde 1876 yılında
Ziya Gökalp doğmuştur. 1956 yılında müze haline getirilmiş ve yazarın şahsi
eşyaları ve belgelerinden oluşan kolleksiyonlarla teşhire açılmıştır.
Bu
yapıda içe dönük mimari tarzı kullanılmış olup, evin tüm pencereleri iç avluya
bakmaktadır. Yapıya giriş tek kanatlı ahşap bir kapıdan sağlanmakta olup,
mekanlar iç avlunun etrafına yerleştirilmiştir. Genellikle Diyarbakır evlerinde
kullanılan havuz geleneği burada da kuzeye bakan bölümde ve Eyvanın içindedir.
Ziya
Gökalp’in ataları 18. Yüzyılda Çermik kasabasından bu şehre gelip yerleşerek
önce Karacami mahallesindeki ve bugün Melikahmet Caddesi güneyine düşen
bir Kargir evde 1819 yılına kadar oturmuşlardır. Daha sonra bu binaya
yerleşmişler ve Ziya Gökalp’te 28 Mart 1876 tarihinde evin harem dairesinde
Büyük Meclis denen mekanda dünyaya gelmiştir. Ve Diyarbakır Askeri Rüştiyesini
bitirdikten sonra, orta tahsiline Diyarbakır’da devam etti. Daha sonra İstanbul
daki Veteriner okuluna devam etti. 1900 yılında tekrar Diyarbakır’a döndü. 1908
yılında, İttihat ve Terakki Partisinin Diyarbakır Teşkilatını kurdu. Bir ara
Malta’ya sürgün gitti. Ve Cumhuriyet Meclisinin ilk milletvekili oldu.
Bir
çok kitapları yanında Kızıl Elma, Yeni Hayat ve Altın Ordu, Türkçülüğün
esasları gibi eserlerini yayınlamıştır. Ziya Gökalp’in Diyarbakır’da
bulunduğu sürede çıkardığı dergi ve gazete kolleksiyonları ile zengin
kütüphanesi bulunmaktadır. 1924 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.
3-CAHİT
SITKI TARANCI EVİ ( KÜLTÜR MÜZESİ )
Diyarbakır
mimarisine özellikle Akkoyunlu, Artuklu ve Osmanlı stili hakimdir.
Diyarbakır’da köklü bir mimari gelişimin varlığını duyuran yapıların başında
evler ve köşkler gelir. Diyarbakır evlerinin özelliklerini en özgün biçimde
muhafaza eden ve güzel örneklerden birisi olan Cahit Sıtkı Tarancı’nın doğduğu
evdir. Diyarbakır il merkezinde Camii Kebir Mahallesi, Cahit Sıtkı Tarancı
sokak No:3 de bulunan ev, 1733 yılında inşa edilmiştir. Daha sonra da Cahit
Sıtkı Tarancı’nın ailesine intikal etmiştir.
Yapıya
daracık bir sokaktan, tek kanatlı ahşap bir kapıyla giriş sağlanmaktadır.
Ayrıca Haremlik kapısı da iki kanatlı olup şehrin kuzey istikametine
bakmaktadır. Bina iklim şartlarına uygun olarak yazlık (Kuzeyde), Kışlık
(Güneyde), ilkbahar (Doğuda), Sonbaharlık bölüm de (Batıda) bulunmaktadır.
Binada
büyüklü küçüklü toplam 14 oda, mutfak, kiler ve tuvalet bulunmaktadır. Binanın
en önemli yeri iki katlı olan yazlık kısmıdır. Bu bölümün ikinci katındaki büyük
odaya baş oda denir. Cahit Sıtkı Tarancı 2 Ekim 1910 yılında bu odada dünyaya
gelmiştir. Cahit Sıtkı Tarancı Diyarbakır’ın soylu ailelerinden olan
Pirinçcizadelerdendir. 2 Ekim 1910 yılında dünyaya gelen Tarancı’nın Babası
Bekir Sıtkı, annesi Arife hanımdır. İlk tahsilini Diyarbakır’Da daha sonra
Galatasaray Lisesinde devam etti. Mülkiye Mektebini bitirmeden 1938 de
Fransa’ya gider, orada Radyoda Türkçe spikerliği yapar. 2. Dünyü savaşı
nedeniyle Türkiyeye döner. 1951 ‘de Cavidan Tınaz’la evlenir. Ve 12 Ekim 1956
yılında Viyana’da ölür. Şairin önemli kitapları arasında “Otuzbeş Yaş”,
“Ömrümde Sükut”, “Düşten Güzel” ve “Ziya’ya Mektuplar”
sayılabilir.
2.Ekim.1910
yılında bu evde dünyaya gelen Cahit Sıtkı Tarancı’nın çocukluk ve gençlik
yıllarının bir bölümünün geçtiği bu tarihi ev 1973 yılında Kültür Bakanlığı
tarafından satın alınarak onarıldıktan sonra, Cumhuriyetin 50. Yılında
29.Ekim.1973 yılında Cahit Sıtkı’nın anısını yaşatmak ve ismini ebedileştirmek
amacı ile müze olarak hizmete açılmıştır.
26
yıldan beri müze olarak hizmet veren evde, şairin şahsi eşyaları, el yazısı ile
yazılmış mektupları, aile fotoğrafları ve kitaplarından oluşan zengin bir
kolleksiyonla Cahit Sıtkı Tarancı Evi (Kültür Müzesi) adıyla) Pazartesi günleri
hariç her gün mesai saatlerinde halkın ziyaretine açık bulundurulmaktadır.
Müzeyi
ziyaret edenler hem şairin anısını tazelemekte, hem de Diyarbakır’ın sivil
mimarlık örneğinin en özgün yapılarından olan ve 266 yıllık tarihi
bir mekanda Diyarbakır yerlileri anı tazelerken, Diyarbakır’lı
olmayanlarda bu tarihsel mekanda hazzın doruğuna ulaşmaktadırlar.
Sonuç
olarak, pek çok uygarlığın izlerini taşıyan kültür kenti Diyarbakır, müzecilik
açısından oldukça eski bir kenttir. Anadolu’nun pek çok illerinde müze yokken
65 yıl önce Diyarbakır’da müze kuruluyor, yani şimdiki modern müzenin temeli 65
yıl önce atılıyor. Bugün ise bölge müzesi niteliğinde olan bu
kültür müessesesi, Mardin, Şırnak, Batman, Siirt illerinin de kültür
varlıklarının tespiti, tescili ve korunması ile taşınır kültür varlıklarının
satın alındığı veya Arkeolojik kazıdan çıkan eserlerin sergilendiği çağdaş
müzecilik anlayışına uygun hizmet üreten birer kültür müessesesi olarak ilimiz
halkına, özellikle gençliğe hitap etmektedir.
DİYARBAKIR
KARPUZU
Diyarbakır karpuzu dünyaca ünlü ender tarım ürünlerimizden birisidir. Dicle
nehri kenarında çakıllı,kumlu arazilerde yöreye özgü yöntemlerle yetiştirilen
bu karpuz çeşidinin Diyarbakır’ın ekonomik,sosyal ve folklar yaşantısında
değerli bir yeri bulunmaktadır.
Diyarbakır
karpuzunu meşhur eden en önemli özellikleri irilik ve lezzet halkı için önemli
bir sosyal ve ekonomik değeri vardır.
Ülkemizde hemen
hemen her şehrimizin sembolü olmuş kendine özgü bir tarım ürünü vardır. Örneğin
şeftali dediğimizde Bursa,incir dediğimizde Aydın,pamuk dediğimizde Anana,
fındık dediğimizde Giresun,çay dediğimizde Rize illerimiz akıla geldiği gibi
karpuz dediğimizde de herkesin aklına Diyarbakır ilimiz gelir. Yapılan
araştırmalar göstermektedir ki saydığımız bu ürünler yıllardan beri bu illerin
sosyal ve ekonomik yapılarında önemli roller oynamaktadırlar ve bundan
dolayıdır ki haklı olarak bu illerin sembolü olmuşlardır.
DİYARBAKIR KARPUZU SÜRME ÇEŞİDİ
Diyarbakır ili toplam sebze alanı 25.273 ha. dır. Bu alanda
üretilen toplam sebze miktarı 514.000 ton’ dur. Bu toplam sebze üretim
miktarının içinde karpuz üretiminin payı ise 276.000 ton’ dur. (Anonim 1). Bu
karpuz üretiminin büyük bir çoğunluğunu da Diyarbakır karpuzu
oluşturmaktadır.
Her ürünümüz
olduğu gibi Diyarbakır karpuzunun da kendine has özellikleri vardır. İlk göze
çarpan özelliği iriliğidir. İkinci özelliği ise lezzetli oluşudur. Ancak
günümüzde bu lezzetini yitirmiştir. Diyarbakır karpuzunun önceden var olan bu
lezzetini yörede halen söylenmekte olan şu maniden de anlamak mümkündür.
|
|
Teptim tekerlendi
Kestim şekerlendi
Bal gibi tatlı içi
Ne güzeldir yenişi
Hem erkektir hem dişi
|
|
Diyarbakır
karpuzu “ karpuz kuyusu” adı verilen yerlerde yetiştirilmektedir. Bu kuyular
Nisan – Mayıs aylarında Dicle nehrinin çekilmesinden sonra kalan nehir
yatağında açılmaktadır. Yaptığımız inceleme gezilerinde gördük ki üreticilerin
nehrin çekilmesiyle kalan araziyi paylaşmaları da oturmuş bir düzen dahilinde
olmaktadır. Nehir çekildikten sonra nehir kenarında arazisi olan her üretici
arazisi doğrultusunda ki nehir yatağına sahip olmaktadır.
Büyük karpuz
yetiştirmek için açılan her kuyu,boyu 2m. genişliği 60 cm. olacak şekilde
hazırlanmaktadır. Kuyuların derinliği ise taban suyuna ulaşılacak derinliğe
bağlı olarak değişmektedir ve genellikle taban suyuna 40 – 60 cm.
ulaşılmaktadır. Diyarbakır karpuzunun iriliğini bu kuyuların hazırlanmasında
kullanılan ahır gübresi; (ki bu gübrenin özellikle çift tırnaklı hayvanlardan
koyun ya da keçi gübresi olması tercih edilmektedir.) lezzetini ise güvercin
gübresi vermektedir. Bu amaç için kullanılan yarasa gübresinin de iyi sonuç
verdiği bilinmektedir. Buradan da anlaşılmaktadır ki organik gübrelemenin
Diyarbakır karpuzu yetiştiriciliğinde önemi büyüktür. Bunun da sebebi; Dicle
nehrinin kış aylarında taşıdığı su miktarı artınca karpuz yetiştiriciliği
yapılan yerlere kadar nehir genişlemekte çekilirken de alıp götürmektedir.
Yapılan bu gübreleme sonucunda bir tanesi 60 – 70 kg. olan karpuzlar
yetiştirilebilmektedir. (Anonim 2.Tekin,) 35 – 40 yıl kadar önce 50 kg’lık
karpuz gördüğünü yazılarında bizzat belirtmektedir. Hatta Enver Paşa’nın iki
karpuzu bir deveye yüklemek suretiyle padişaha hediye gönderdiği halen söylenmektedir.
(Tekin,1987)
Fakat daha
sonra bölgeye giren hibrit karpuz çeşitleriyle Diyarbakır karpuzu rekabet
edememiştir. Bunda ticari zihniyetlenme de rol oynamıştır. Yeterince
ilgilenilmediği için Diyarbakır karpuzunun nesli dejenere olmuş,eski lezzet ve
iriliğini yitirmiştir. Arandığında bırakın 30 – 35 kg’lık Diyarbakır karpuzunu
25 kg’lığı bile bulunamaz olmuştur. Ve bunun Diyarbakır ekonomisine büyük
zararı dokunmuştur. İlk kez 1968 yılında düzenlenen karpuz festivali ile bu
konuya el atılmış,üretici teşvik edilmek istenmiş ancak bu iş 1982 yılına kadar
düzenli olarak yapılamamıştır. 1982 yılında konuya tekrar el atılmış 1985
yılına kadar bu festivaller düzenli olarak tekrarlanmış ve en iri Diyarbakır
karpuzu yetiştiren üreticiler ödüllendirilmiştir. Bu sayededir ki bu gün
40 – 45 kg’lık Diyarbakır karpuzu bulmak artık mümkün olabilmektedir.
(Tekin,1987). Bunlar üreticiyi teşvik etmek amacıyla yapılan işlerdir. Ancak
halen konuya bilimsel olarak yaklaşılıp da bu konuda bir bilimsel araştırma
yapılmamıştır.
Eskiden Anadolu
insanı okuma yazma bilmezdi. Ama karnını doyuran,geçim kaynağı olarak saydığı
her şey öyle güzel sahip çıkmış ve onu yaşatmak,kendisinden sonra gelen
nesillerine aktarabilmek için kendince elinden geleni yapmıştır.
Böylesine değer verdiği şeyleri yazamıyor çizemiyorsa da sözlü
sanatı olan manilerinde,türkülerinde işlemiş böylece bunları ölümsüz kılmıştır.
Anadolu insanı bu vefalılığını Diyarbakır karpuzu için de göstermiştir. Şu
manilerde olduğu gibi:
Diyarbakır karpuzu
Ata vurdum mahmuzu
Anası çeyiz ister
Gel de satma öküzü
Bir hanım gördüm
Entarisi al
Çarşafı yeşil
Kopçası siyah
Erkek
isen bil
Karpuzun irisine
Vuruldum birisine
Analar kız verdiler
Yiğidin birisine
Karpuzlar biter oldu
Bostanı tutar oldu
Gel artık ey sevgilim
Ayrılık yeter oldu
Bu gibi
manilerin daha bir çoğunu sıralamak mümkün. Ama gönül ister ki böylesine güzel
ve ekonomik değeri olan bir ürünümüz yalnızca manilerde kalmasın. Bu nedenledir
ki konuya el atma ihtiyacı duyduk. Günümüze yaşlılar hariç,bizler gibi yeni
nesil hiçbir Diyarbakırlı bilmez ki Diyarbakır’da menekşe tarlalarının
olduğunu,bunlardan menekşe rakısı yapıldığını ya da rengarenk gül karanfil
bahçelerinin olduğunu ve bunlardan gül rakısı,gül yağı üretilip,bir zamanlar
Diyarbakır’da karanfil çayından başka çayın içilmediğini veya bir zamanlar en
güzel aromalı şeftalinin Diyarbakır şeftalisi olduğunu ve büyük seyyahımız
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde bahsettiği Dicle nehri kenarındaki fesleğen
bahçelerini. Bunları öğrenince insanın oturup düşünmemesi ve düşündükçe
üzülmemesi mümkün değil. Eğer bizler bir şeyler yapmasak bizden sonraki
nesiller Diyarbakır karpuzunu birkaçını kaybetmeye muaffak olduğumuz manilerden
öğrenecekler. (Anonim 5,Anonim 6,Sevük,1967).
Bırakın
ülkemizi dünyanın hiçbir yerinde Diyarbakır karpuzunun bir benzeri
yetiştirilememektedir. Hatta Amerikalılar ülkelerinde Diyarbakır iklim ve
toprak koşullarına uygun bir yer bulmuştur ve yetiştirmek gayesi ile Diyarbakır
karpuzunun tohumundan götürmüşlerdir. Ancak beklenen sonucu elde edemedikleri
için bu işten vazgeçmişlerdir. (Sevük,1972).
Diyarbakır halk
hekimliğinde da karpuzun ayrı bir yeri vardır. Yörede karpuzun idrar söktürücü
ve böbrek taşlarını düşürücü etkisinin olduğuna inanılmaktadır. Şu manide
olduğu gibi:
|
|
Kavun ye bilege bak
Üzüm ye renge bak
Karpuz ye işegen bak (Anonim 7)
|
|
Ayrıca karpuzun hazmı çok kolaylaştırdığı da bilinmektedir. Bu
konuda anlatılmakta olan bir efsane vardır ve efsane şöyledir.
Lokman hekim
bütün dertlerin dermanını bilen bir hekimdir. Günün birinde ölümsüzlüğün
dermanını bulmak için yollara düşer. Kırları dolaşa dolaşa,diyar diyar gezenken
yolu Diyarbakır’a düşer. Urfa kapısından içeri girer ve zerzevatçılar meydanına
gelir. Orada gözü uzun,iri patlıcanlara takılır. (Bu patlıcanlar yöreye ait
olan ve günümüzdeki Şeyhkent patlıcan çeşididir. Güneydoğu Anadolu tarımsal
Araştırma Enstitüsü bu konuya da el atmış ve Şeyhkent Patlıcan Islah projesi
adı altında bu konuya yönelik ıslah çalışmaları yürütülmektedir.) ve “hayret
demiş” bu patlıcanları yiyorlar da bu halk nasıl hasta olmuyor: Biraz daha
yürüyüp de üst üste yığılı koca koca karpuzları görünce “ha yemekten sonra bu
karpuzlardan bol bol yiyorlar hastalanmayışlarının sebebi bu” demiş
(Beysanoğlu,1972).
Diyarbakırlılar,karpuz yetiştiricililiğinde kullandıkları güvercin gübresi
ihtiyaçlarını karşılamak için güvercin yetiştirmektedirler. Yörede güvercine
“bora”,güvercin yetiştirilen yerlere ise “borahane” adı verilmektedir.
Borahaneler bir kuş beslemek için oldukça büyük ve bazen da çok katlı
binalardır. Kerpiçten olmalarına rağmen sağlam yapılan borahanelerin iç
bölümlerine “lüle”denmektedir.
Yapılarda güvercinlerin girip – çıkması için yuvarlak delikler
açılmıştır. Her lülenin içinde güvercinlerin tünemesi için basamaklar vardır.
(Sevük,1972). Ancak günümüzde bu borahanelerin bakımları yeterince yapılmamakta
olup birçoğu yıkılmaya yüz tutmuştur.
Diyarbakır’da
karpuz ekilen yerlere “bostan” adı verilir. Karpuzun hasat zamanında Dicle
nehri kenarında bulunan bu bostanlarda şenlikler düzenlenip türküler – maniler
söylenirmiş. Davul,Zurna,Darbuka ve kemanlar çalar halk eğlenirmiş. İlk hasat
edilen karpuz ortadan ikiye kesilir,içi çıkarıldıktan sonra boş kalan kısma kül
konup üstüne gazyağı döktükten sonra ateşlenip nehire bırakılırmış. Bu işe
nehir kenarındaki en yüksek köyden başlayıp aşağıya inene kadar her bostancı
böyle yanan karpuzlar bıraktığından nehrin üstü alev alev yanar görünürmüş. Bu
ortam gece eğlencelerine ayrı bir renk verdiğinden halk coşar çayda çıra
oynarmış (Anonim 6). Günümüzde bu şenliklerin hiçbiri yapılmamaktadır.
2 – DİYARBAKIR KARPUZUNUN
YETİŞTİRME
TEKNİĞİ
Karpuzlarda
irilik vasfı başta çeşit karakteri olmak üzere kısmen de yetiştirme ve bakım
şartlarına bağlıdır (Bayraktar,1981). Diyarbakır karpuzunun yetiştirme tekniği
alışılagelmiş karpuz yetiştiriciliğinden farklıdır. İri Diyarbakır karpuzları
daha önce de belirttiğimiz gibi Dicle nehrinin çekilmesinden sonra kalan kumlu
– çakıllı nehir yatağında açılan ve adına “kuyu” denilen yerlerde yetiştirilmektedir.
Ancak şunu da vurgulamak gerekir ki Diyarbakır’da karpuz ziraatı yalnızca bu
şekilde yapılmamaktadır. Diyarbakır’da karpuz ziraatı üç şekilde yapılmaktadır.
1 – Köylerde
Pınar Karpuz ve Kavunculuğu: Dere ve pınar sularından faydalanılarak
yapılan karpuz ve kavun ziraatıne denir.
2 – Kuru
Ziraatte Karpuz ve Kavun Ekimi: Bu tarz ekimle elde edilen karpuz ve kavuna
“Beji” denir. Köylülerin sırı kendi ihtiyaçları için ektikleri bu karpuz ve
kavunların verimleri ve ekonomik önemi azdır.
3 – Çay
Karpuz ve Kavunculuğu: Dicle kenarında yapılan karpuz ve kavun ekimine
denir. Diyarbakır’ın ünlü iri karpuzları bu yetiştirme şekliyle yetiştirilir
(Baysanoğlu.1962).
2. 1 – Kuyuların Hazırlanması:
Kuyuların
açılması için bahar aylarının sonuna kadar Dicle nehrinin çekilmesi beklenir.
Nehir yetirince çekildikten sonra genellikle 15 –30 Nisan tarihleri arasında
kuyu açmak üzere Dicle kenarına inilir. Günümüzde birim alandan kazanmak
amaçlanmış olmalı ki kuyuların boyutları küçültülmüştür. Kuyular,kuyu uzunluğu
150 cm kuyu genişliği ve derinliği 40 cm. olacak şekilde hazırlanmaktadır. İki
kuyu arası da 50 cm. iki kuyu sırası arasında ise 2 m. mesafe bırakılmaktadır.
Kuyuların derinliği her ne kadar 40 – 60 cm. arasında değişiyorsa da derinlikte
amaç su seviyesine ulaşmaktır.
2. 2 – Karpuz Fidelerinin Hazırlanması:
Fideler iki
şekilde hazırlanmaktadır.
2.2. 1 – Tüplü – Fide Yetiştiriciliği:
Tüplere konacak harç milli kum ve elenmiş koyun gübresinden hazırlanmaktadır.
10x13 cm. boyutlarındaki her bir tüpe 3 – 4 karpuz tohumu konmaktadır. Karpuz
fideleri ikişer yapraklı olunca topraklı olarak kuyular da hazırlanmış olan
yerlerine dikilmektedir.
2.2. 2 – Harmanda Fide Yetiştiriciliği:
Dicle kenarında suya çok yakın olan milli kumlu bir yerde karpuz fidesi
yetiştirmek için yer hazırlanıyor ki buraya harman deniyor. Burada yetiştirilen
fideler üç yapraklı iken buradan alınıyor,kök bölgesindeki milli kum
yıkandıktan sonra kuyuda hazırlanmış bulunan yere dikiliyor.
2. 3 – Kuyularda Fide Yatağının Hazırlanması ve Fidelerin
Dikimi:
Açılan
kuyuların her iki başında fide dikimi için küçük yastıklar hazırlanmaktadır.
Tüplerden çıkarılan ya da harmandan getirilen fideler bu yastıklara dikilir.
Dikim,direk kuma fidelerin kökleri su ile temas edecek şekilde yapılmaktadır.
Fideler her bir kuyuda dörder fide bulunacak şekilde kuyuların sağ ve sol
başlarına ikişer tane dikilmektedir (Anonim 2,Anonim 4,Anonim 5,).
2. 4 – Gübreleme:
2.4. 1 – Gübrenin Hazırlanması:
Karpuzlara verilecek koyun gübresi ve güvercin gübresi kum ile karıştırılıp
harç haline getirilerek verilmektedir. Yörede genel uygulama olarak bu karışım
şöyle hazırlanmaktadır: Kuyu başına; 6 – 8 kg. güvercin gübresi, 20 – 25’şer
kg. koyun gübresi ve kum. Yaptığımız inceleme gezilerinde görüştüğümüz tüm
üreticilerin tecrübelerine göre güvercin gübresi ne kadar çok verilirse
karpuzlar o oranda lezzetli olmaktadır. Ancak bu maliyeti artıran en büyük
unsur olduğundan günümüze üreticiler bu miktarı artıramadıkları gibi bir çoğu
kuyu başına 6 kg. nın da altında güvercin gübresi vermektedir.
2.4. 2 – Gübrenin Veriliş Şekli: İlk
gübreleme fide dikiminden iki gün sonra yapılmaktadır. Bu ilk gübrelemede her
bir kuyu başına hazırlanan harçtan yaklaşık ikişer kilogram gübre
verilmektedir. Gübre su ile kökün temas ettiği bölgeye konuyor. Böylece suda
çözünen organik maddeden bitki daha çabuk yararlanmış olmaktadır. Bu ilk
verilen gübreye “avuç” adı verilmektedir.
Birinci
gübrelemeden 10 gün sonra ikinci gübreleme yapılıyor. Bu 10 gün süresince kuyu
içinde bulunup da kök ile temas halinde olan su çekilmiştir. Suya ulaşıncaya
kadar tekrar kazım yapılıyor. Ve çıkarılan kumlar bitkinin kök bölgesindeki
daha önce verilmiş olan gübrenin üzerine konuyor. Bu kazım esnasında suya
ulaşmış halde bulunan karpuz kökleri de açığa çıkarılmış oluyor. ikinci verilen
gübre bu köklerin üzerine konuyor. Yani kökün sürekli olarak su ve gübre ile
temas halinde olması sağlanmaktadır. Tabanda bulunan su ne kadar çekilirse
kökler de beraberinde o kadar derine inmektedir.
İkinci
gübrelemede pratik olarak on altı kilogramlık tenekelerle her bir kuyu başına
birer teneke gübre verilmektedir. Bu gübrelemede de daha önce hazırlanmış
bulunan harç kullanılmaktadır. Bu gübrelemeye “ilk taam” adı verilmektedir.
Üçüncü
gübrelemenin zamanı bitkinin gelişimine bakılarak tayin edilmektedir. Eğer
bitki çabuk gelişip kendini toparlamışsa ikinci gübrelemede 12 – 15 gün sonra
üçüncü gübreleme yapılmaktadır. Eğer bitkilerin gelişimi iyi değilse
gelişimlerini tamamlamaları beklenerek üçüncü gübre ikinci gübrelemeden 20 – 25
gün sonra verilmektedir. Yörede çiftçiler tarafından bu istenmeyen bir
durumdur. Çünkü bu şartlarda hasatta da en az bir 10 günlük gecikme söz
konusudur ki bu da üreticinin zararına olmaktadır.
Üçüncü
gübrelemede önce de ikinci gübreleme de olduğu gibi tekrar taban suyuna
ulaşılmaktadır. Üçüncü gübreleme esnasında yalnızca kuyunun ortası boş
kalmıştır ve artık kökler karşılıklı olarak burada buluştuklarından gübre ayrı
ayrı kuyu başlarına değil kuyunun tam ortasına konmaktadır. Üçüncü gübrelemede
önceki teneke hesabıyla bir teneke gübre, kuyunun ortasında su ile köklerin
temas ettiği yere konmaktadır. Bu gübrelemeye “son taçim” adı verilmektedir.
Böylece gübreleme işlemi tamamlanmış olmaktadır. Üçüncü gübrelemeden 2 – 3 gün
sonra ilk kuyu kazımında çıkarılan kum ile kuyuların üzeri kapatılmaktadır.
(Anonim 3 Anonim 4 Anonim 5).
3 – Bakım
İşleri:
Gübreleme işi
tamamlandıktan sonra gönümüzde önemli bir bakım işlemi uygulanmaktadır. Bir
bitkiden çok sayıda meyve almak birim alandan elde edilen ürün miktarını
artıracağı düşünülerek eskiden uygulanan seyretme işlemi bu gün uygulanmıyor.
Çeşittin eski iriliğini kaybetmesinde bunun olumsuz etkisi olmuştur.
Gübrelemeden sonra uygulanan en önemli bakım hastalık ve zararlılarla mücadele
olmaktadır. Yörede üreticiyi en çok üzen hastalık etmenleri fusarim, mycoplazma;
zararlılar ise aphid (yörede “gezo” adı ile bilinmektedir, ve kırmızı
örümcektir,hastalık etmenlerine karşı önlem amacıyla tohum ilaçlaması
yapılmamaktadır. Oysa ekimden önce tohumlar 50 – 55 cº’ lik suda birkaç dakika
bekletilseler üzerlerindeki zararlı organizmalar etkisiz hale getirilebilir
(Bayraktar,1981).
4 – Hasat
İşlemi:
Diyarbakır
karpuzu eylül ayının ilk haftasından sonra hasat edilerek satışa
çıkarılmaktadır.
5 –
Yetiştirilen Karpuz çeşitleri ve Özellikleri:
İrilikleri
itibariyle dünyaca meşhur olan Diyarbakır karpuzları yuvarlak – beyzi alacalı karpuzlar
sınıfına girmektedir. Bunlar arasında özellikle sürme,pembe ve ferik adları ile
tanınan çeşitler yaygın olarak yetiştirilmektedir. (Bayraktar1981).
1 – Sürme
Çeşidi:
Diyarbakır
karpuzları arasında en iri olan çeşittir. Kabuk renkleri,koyu yeşil üzerinde
uzunlamasına geniş dilimler halinde çizgilidir. Kırmızı renkte olan eti oldukça
tatlıdır. Fakat bilhassa biraz fazla olgunluk halinde tamamen lifli bir hal
almaktadır. Kabuğu kalın ve dayanıklı olduğundan hem nakliyat hem de uzun süreli
muhafazaya oldukça elverişlidir. Tipik yetiştirme usulü ile yetiştirildiğinde
50 – 60 kilo hatta 75 kilo kadar iri meyveler elde edilebilmektedir. Bütün
meyve olarak yenmesi hemen hemen imkansız olduğundan çoğunlukla dilimler
halinde satılmaktadır. Çekirdekleri yörede yetiştirilen diğer yerli çeşitlere
nazaran iri ve siyahtır. Sürme çeşidi “Sürme hırsızı” adıyla da
anılmaktadır.
2 – Pembe Çeşidi: Kabuğu parlak yeşil üzerine
koyu yeşil renkli çizgilerle uzunlamasına çizgilidir. Kabuğu 1.5 cm. kadar kalındır.
Eti pembeye yakın açık kırmızı renktedir. Bundan dolayı pembe karpuz adını
almıştır. Eti hafifçe lifli olmasına rağmen oldukça tatlıdır. Çekirdekleri
küçük ve siyah renktedir. Meyvelerde ortalama ağırlık 23 – 30 kilo
arasındadır.
3 – Ferik Çeşidi: Şekil ve kabuk özellikleri
itibari ile sürme çeşidine benzer. Fakat meyveleri daha küçüktür. Ortalama
meyve iriliği 8 – 15 kg arasındadır. Eti daha kırmızı renklidir. Çekirdekleri
siyah bazen de sarı olabilir.
4 – Siyah (Kara Kış) Karpuz:
Ağırlığı 5 – 20 kg arasındadır. Çekirdeği siyahtır. Yörede “siyah kışlık
karpuz” adıyla anılmaktadır. Hasattan sonra kış aylarında bahara kadar adi depo
şartlarında muhafaza edilmektedir. İnceleme gezime esnasında çiftçilerden
tohumunu istediğimizde bu çeşidin artık yetiştirilmediğinden dolayı tohumunu
bulamayacağımızı öğrendik. Bu durum beyaz kabuklu kışlık karpuz için de
geçerlidir. Bu sonuç da gösteriyor ki korunmaya alınmadığında ıslah materyali
olabilecek bir çok çeşidimiz kaybolmaya mahkumdur.
5 – Beyaz (Beyaz kış) Karpuz: Kara karpuz gibi bu
çeşit de kış ayları sonuna kadar saklanabilmektedir. Kabuk rengi hariç tüm
özellikleri “kara kış karpuzu” gibidir (Anonim 3,4 Bayraktar 1981,Tekin 1987).
Diyarbakır
Karpuzunun Yoğun Olarak Yetiştirildiği Köyler:
Diyarbakır
karpuzu,merkeze bağlı olan ve Dicle nehri kıyısında bulunan şu köylerde yoğun
olarak yetiştirilmektedir.
1 – Sivritepe
(Şeyhelan) Köyü
2 – Erimli
(Sımakı) Köyü
3 – Tekkaynak
(Yuvacık) Köyü
4 – Feri Köyü
5 – Tepe Köyü (Anonim 6)
KÖPRÜLER
Dicle Köprüsü (On Gözlü Köprü)
Diyarbakır
şehrinin güneyinde 3 km. kadar yakınında ve
eski
Silvan yolu üzerindedir. On Gözlü Köprü veya Silvan Köprüsü de denilir. Köprü
kesik üzerinde bloklarla karaya birleşir. Üzerindeki kitabesinde Hicri 457 (M. 1065)
tarihinde Mervaniler zamanında inşa olunduğu ve mimarının Ubeydoğlu Yusuf
isimli biri olduğu anlaşılmaktadır.
Malabadi Köprüsü
Silvan
ilçesine 22 km. mesafede, Diyarbakır-Batman İl sını
rında
bulunan Batman çayı üzerindedir. Dünyadaki taş köprüler içinde kemeri en geniş
olanıdır. Bu açıdan önem taşır. Yazıtında 1147 yılında Artukoğullarından
Timurtaş Bin İlgazi tarafından yapıldığı bilinmektedir. Köprünün üzerinden her
iki yandan, kemerin içerisindeki odalara inilmektedir. Bölgeye gelen
turistlerin uğrak yerlerinden biridir.
Haburman Köprüsü
Çermik
İlçesi ve Haburman Köyü civa
rındadır,
Sinek çayı üzerinde kurulmuşolan bu köprü, ortadaki büyük ve sivri, yandakiler
daha küçük ve yuvarlak olmak üzere, 3 gözlüdür. Üzerindeki kitabesinde, 11 79
tarihinde yaptınldığı anlaşılmaktadır.
Devegeçidi Köprüsü
Diyarbakır'ın kuzeyinde 20 km. mesafede Artuklu Salih
Mahmut
zamanında yapıldığı bilinmektedir. Köprü 7 gözlüdür. Köprüde iki kitabe ve
Kur'an'den bir ayet bulunmaktadır.
TÜRK HALK OYUNLARI İÇİNDE
DİYARBAKIR HALK OYUNLARININ YERİ VE ÖNEMİ
Diyarbakır
yöresi halay türüne giren oyunları kendi bünyesinde barındırır. Yörede oyunlar
genelde coşkuyu, sevgiyi, ahengi, hüznü, yiğitliği, mertliği ve günlük doğa
olaylarını içerir. Oyunların çok eski kökeni olmasına rağmen bugünlere kadar
gelmişlerdir. Bütün oyunlar yörenin yaşayış biçimi, sosyal ve kültürel
ilişkilerinden etkilenmiştir. Yöre oyunlarda işler adım hemen hemen bütün
oyunlarda sağa doğrudur. Aynı oyunlar farklı ilçe veya farklı köyde aynı
biçimde veya küçük nüanslarla oynanmaktadır. Bununda en büyük nedeni ise
aşiretlerin bölünüp değişik bölgelere yerleşmesidir.
Diyarbakır’da
halk oyunları; kına geceleri, düğün, bayram ve özel zamanlarda oynanır. Bazen
sohbet ve eğlenme amaçlı gidilen yerlerde halk oyunları da oynanır. Bazen de
yöreye özgü eyvanlı evlerde eğlence amaçlı bir araya gelinir ve bu
muhabbetlerin açılışı halk oyunlarıyla yapılır ve ardından müzik ile devam
eder, hatta bu güzel sohbetler için özel davul zurna bile temin edilir. Yörede
oyunlar genelde ağırdan başlayıp hızlanarak devam eder. Oyun formları
genellikle;
·
Düz çizgi,
·
Karşılıklı iki düz çizgi,
·
Yarım daire,
·
Daire formundadır.
Bazı
kırsal kesimlerde ise çeşitli biçimde diziler oluşturulur ve sözlü sözsüz
ezgiler eşliğinde oynanır. Oyunlar serçe parmaklar, kollar, omuz ve avuç
içlerinin birleşmesiyle oynanmaktadır. Bazı oyunlarda kollar serbest bir halde
seyir gösterir;
Örneğin
Çepik oyunu gibi. Yörede bazı oyunlar belli araçlar eşliğinde oynanır. Bu
araçlar genelde;
·
Teşi,
·
Bakraç,
·
Tüfek,
·
Sopa,
·
Tırpan,
·
Kepenek ‘tir.
Seyirlik
oyunları geçmişte gerçekleşen olaylar, doğadan etkileşim, dini inançlar ve
hikâyelerden derlenip belli bir formda ve uygun müzikle sahneleme olayıdır. Bu
oyunlar yörede halen eski canlılığını koruyarak oynanmaktadır.
YÖRE
OYUNLARINDA EKİP BAŞININ YERİ VE ÖNEMİ
Yörede
ekibi yöneten, komut veren ve soloya çıkarak hem etraftakilere farklı bir halk
Oyunu zevki tattıran
hem de kendi maharetini sergileyen oyuncudur ekip başı. Ekip başları bir
Çok düğüne, kına
gecelerine ya da farklı yerlere özel bir şekilde, yani ev sahibinin kendisiyle
görüşüp davet etmesi
üzere gelir. Halk oyunları icra edilirken kendine özgü yeteneğini
bulunanlar soloya
çıkarlar, yörede soloya genelde ekip başları çıkar. Ekip başının en büyük
özelliği solodayken hem
harika figürler sergileyerek izleyenlere zevkli dakikalar yaşatırken hem de
ritimden çıkmayarak çalınan müziğe uyum sağlamasıdır.
Halk
oyunlarını icra eden ekibin en iyi şekilde kendini sergilemesi biraz da ekip
başının narası, mendili
ve neşeli bir şekilde yaptığı soloya bağlıdır. Genel olarak soloya çıktıkları
oyun Delile (Delilo), Govend (Halay), Çepik ve Şur-u Mertal (Kılıç Kalkan)
oyunlarıdır.
Her ekip
başının kendine has figürleri bulunur ve bu figürler usta çırak ilişkisi
dediğimiz yani halk
oyunları icra edilirken koltuktan öğrenme metoduyla öğrenilir. Yörede
genel olarak ekibin
başındaki oyuncu mendili bırakmadığı sürece kolay kolay ekip başının
elinden mendil alınmaz,
alınırsa bu ekip başına bir hakaret sayılır. Ancak ekibin başındakinden büyük
biri mendili isterse bu da ekip başına ayrı bir onur ve gurur verir.
Yörede
yapılan düğün ve eğlencelerde ev sahibi, ekip başına ayrı bir yer, ilgi ve
alaka
gösterir. Düğünün ya da
özel yapılan gecenin sonunda ev sahibi ekip başına hediyeler vererek
bir nevi teşekkür
eder.
YÖREDEKİ HALK OYUNLARI İSİMLERİ
- Keşe-o
- Delile (Delilo)
- Govend (Halay)
- Harrani (Esmerim)
- Şuşane (Tek Ayak)
- Du-nıg (Çift Ayak)
- Çaçan
- Çepik
- Meryemo
- Papure
- Düzo
- Kadın Delilosu
- Kadın Halayı
· Teşi
- Beri
- Teşi (Erkek)
- Gur-u Pez (Kurt
Kuzu)
- Hasat
- Kelek
- Şur-u Mertal
(Kılıç Kalkan)
- Çömçe Gelin
OYUNLARIN
ÇIKIŞ ÖYKÜLERİ VE OYNANIŞ BİÇİMLERİ
KEŞE-O
Bu oyunun en büyük özelliği Diyarbakır iline
ve sadece erkeklere özgü olmasıdır. Çok eski dönemlerde yörede birçok dine
mensup insanların yaşadığını gerek yazılı kaynaklardan gerekse büyüklerimizle
yaptığımız sohbetlerden biliyoruz. İşte bu oyunumuzda yörede yaşayan ve bir
başka dine ait bir din adamıyla ilgilidir. Bu oyun Delile (Delilo) oyununu
oynayan sarhoş bir Hıristiyan din adamının taklit edilişidir. Zaten yörede
Hıristiyan dinine mensup din adamlarına yani papazlara, keşe adı verilmektedir.
Bu oyun çok eski dönemlerde kollar aşağıda olacak şekilde oynanmış olup, son dönemlerde
ise bu oyunda kollar baş hizasında olacak şekilde icra edilmiştir.
Çok ağır bir tempoda olup sağ ayakla önce
yere topuk daha sonra sol dize vurup sağ ön vereve atılmasıyla başlanır. Eller
serçe parmaklarda birleşik kollar baş seviyesindedir. Sağ ayak topuğu sol diz
altına vurup sağ ön vereve atılmasından sonra, sol, sağ ve sol topuk öne
vurulup adımlar bu defa geri atılır. Bu arada kollar ayakla uyumlu bir şekilde
aşağı yukarı iniş-çıkışlar gösterir. Önden geriye gelirken ayaklar önce sol,
sağ, sol geri atılacak şekildedir. Oyun tekrar sağ ayakla öne ve diz altına
topuk vurulup icra edilir.
DELİLE
(DELİLO)
Bu oyun
kentte yaşam süren tüm uygarlıkların özelliklerini kendine özgü bir biçimde
yansıtmıştır. Bu oyunda sevgi, saygı, hoşgörü, coşku ve birlik beraberliği
görebilmekteyiz. Yörede insanlarına göre bu oyunun birkaç farklı içeriği
mevcuttur. Bu oyun kimine göre tarlada bereketli olan bir dönem sonrası sevinç
oyunu, kimine göre ise kına, düğün, bayramlarda karşılıklı maniler şeklinde
atışılarak ortama neşe katma amaçlı bir oyun şeklidir. Çeşitli görüşler olması
aslında ayrı varyantlardır çünkü sonuç olarak aynı noktaya varıyoruz.
Yani bu
oyun oynandığı mekana göre sözlü ya da sözsüz olup, kentte yaşam süren tüm
uygarlıkların izlerini yansıttığı gibi, bulunan ortama birlik, beraberlik ve
mutluluk katar.
Yörede bu oyuna Gırani,
Aslanvari, Şervani ve Koçeri gibi isimlerde verilmektedir.
Oyun sağ
ayağın sağ ön vereve atılmasıyla başlar. Öne giderken sağ, sol, sağ ve sol
ayağın topuğunun yere vurulup atılması, geriye dönüş sol, sağ, sol ve sağ
ayağın taban vurulmasıyla devam eder.
Oyun
esnasında ekip başındaki oyuncu soloya çıkarak kendi yeteneğini sergiler ama
solo sırasında önemli olan oyuncunun hem müzik hem de ritimle uyumlu olmasıdır.
Türkülü bir oyun olduğundan, grup sayısı fazla olursa karşılıklı türküler
söylenerek de oyun icra edilebilir.
GOVEND
(HALAY)
Bu oyunda
yörede karşılıklı yaşanılan sevgiler anlatılmıştır, hatta bu sevgiler için
oyuna birçok türkü yakıldığı söylenilmektedir. Yörede insanların birbirine
karşı duydukları sevgileri hem oyunla hem de oyun içerisinde söylenen türküyle
icra etmesi, çok yaygın olan halay oyununa ayrı bir güzellik katmıştır. Halayı
ekibin başındaki oyuncu elindeki mendil ve ses komutuyla yönetir. Bu oyunda
ekip başı soloya çıkarak, müzik ve ritm eşliğinde kendi maharetini sergiler.
Halaylarda coşku, mutluluk ve canlılık ön plandadır.
Erkek ve
kadın halayı olmak üzere ikiye ayrılır. Erkek halayında, sağ ayağın tabanının
yere vurulup, sol ayağın öne çıkması, sol taban vurup sağ ayağın öne çıkmasıyla
oyuna giriş yapılır. Ardından dört diz kırıp, üç diz çekmeyle oyun seyir
gösterir. Sağ ayağın tabanının yere vurulup, sol ayağın öne çıkması, sol taban
vurup sağ ayağın öne çıkmasından sonra, sağ ayak topuğuyla yere üç defa
vurulur.
Daha sonra
sol ayağın sağ tarafa savrulup öne atılmasıyla devam eder. Bu adım cümlesi ekip
başının vereceği komuta kadar devam eder. Komut geldikten sonra aynı adım
cümlesi üçüncü komuta kadar tekerrür eder.
Üçüncü
komuttan sonra geriye sol, sağ, sol ayak atılır ardından sağ taban basıp sol
ayağın, sol taban basıp sağ ayağın öne çıkmasıyla icra edilir. Eller
gözükmeyecek şekilde parmakların iç içe geçirilmesiyle oyuncuların arkasında
tutulur.
Yörenin en
çok oynanan ve en çok sevilen oyunlarındandır. Kadın halayı ise ilerde Kadın
Halayı adlı oyun kısmında anlatılmıştır.
HARRANİ
(ESMERİM)
Yine bu oyunla ilgilide
yöredeki mahalli kişiler tarafından ortaya çıkan esmer kızlara duyulan sevginin
türkü eşliğinde anlatımıdır. Eski zamanlarda yörede bir erkek ve bayanın
görüşmesi bugünkü kadar rahat değilmiş, yani birbirine sevgi besleyen insanlar
bunu çok rahat dile getiremezmiş. Bu yüzden birbirlerine karşı duyulan bu
sevgiyi nişan ve düğün gibi eğlence ortamlarında esmerim oyunu oynarken
söylenen manilerle dile getirmişlerdir. Oyunun kendine ait türküsü ve bu
türkünün birkaç değişik varyantı mevcuttur. Bazı mekanlarda türkü söyleyerek de
oynanan bir oyundur. Yöre oyunları içerisinde farklı bir yeri bulunan Harrani
oyununun bir başka adı ise Esmerimdir.
Sol ayağın öne topuk
vurup, geri çekilmesiyle başlar. Ardından sağ, sol, sağ ayak geriye çekilir ve
sonra en son geriye çekilen sağ ayağın yerine gelmesiyle iki diz birden
kırılır. Bu adım cümlesi oyunun yerinde olan adımıdır. Öne iki değişik çıkışı
ve geri gelişleri mevcuttur. Birinci çıkış sol ayak topuğu öne vurulup öne
atılır. Ardından sağ, sol adım atılıp durulur, yanına sağ gelince iki diz
birden kırılır. İkinci çıkış ise sol topuk öne vurulup öne adım atılır, yanına
gelen sağ ayak yerinde, topukla önce öne sonra yana vurulup yerine gelince de
iki diz birden kırılır. Geri gelişler ikisinde de aynı olup sol topuk öne
vurulur ve geriye sol, sağ, sol adım atılır, sağ ayak sol ayağın yanına gelince
iki diz tekrar kırılır. Kol tutuşları Govend (Halay) oyunundaki gibidir.
ŞUŞANE
(TEK AYAK)
Bu oyunumuz
genelde kırsal kesimde gruplar tarafından karşılıklı atışma şeklinde oynanan
bir oyundur. Halay oyunuyla benzerlik gösteren adım cümleleri olsa dahi,
kendine ait figürler olup, bu figürlerde en büyük özellik ise figürlerin kesik
kesik olmasıdır.
Bu oyunumuz
tek bir ekip şeklinde oynanılabildiği gibi, bir gurubun öne çıkarken diğerinin
geriye adım atması daha sonra bu işlemin tersi uygulanarak devam etmesi de yörede
mevcuttur.
Sol topukla
öne topuk vurulup geriye taban çekmesiyle başlayıp yerimizde sağ, sol ayak
hareket ettirilir. Daha sonra sağ diz önden yerine çekilerek oyun seyir eder.
Komutla sol topuk öne vurulur, sağ topukla ise yere iki defa yarım daire çizilecek
şekilde vurulur ve halay savurması yapılıp öne çıkılır. İkinci bir komut gelene
kadar hamle yapılır. Geri geliş sol topuk öne vurulur ve geri atılırken
sağ, sol, sağ diz çekilir. Kollar Govend (Halay) tutuşunun aynısıdır.
DU-NIG
(ÇİFT AYAK)
Yörede bu
oyun hakkında fazla teorik bilgi bulunmamakla beraber bu oyunumuz arada küçük
nüanslar dışında hemen hemen tek ayak oyunuyla aynı seyri gösterir. Yine bu
oyunumuzda tek bir ekip şeklinde oynanılabildiği gibi, bir gurubun öne çıkarken
diğerinin geriye adım atması daha sonra bu işlemin tersi uygulanarak devam
etmesi de yörede mevcuttur.
Oyunda sol
topukla öne iki defa topuk vurulup geriye taban çekmesiyle başlayıp yerimizde
sağ, sol ayak hareket ettirilir. Daha sonra sağ diz önden yerine çekilerek oyun
seyir eder. Öne Komutla sol topuk iki defa yere vurulur, yerinde sağ ayak üç
topukla yarım daire çizer. Sol ayak sağa iki defa halay savurması yapar ve
ikinci komuta kadar öne gidilir. Geri geliş ise sol ayak topuğu öne iki defa
vurulup geri çekilir, ardından sağ, sol, sağ diz çekilir. Bu oyunda da kollar
Govend (Halay) tutuşundaki gibidir.
ÇAÇAN
Bu oyunda
ise bir kıza aşık olan erkeğin sevgisini oyunla anlatması görülmektedir. Oyun,
adını erkeğin aşık olduğu kızdan alır. Çaçan adındaki bayan köyde kuyuya gidip
kuyudan su çekerken bir ara kuyuya düşer gibi oluyor ve bunu gören erkek
koşarak Çaçanı kurtarmaya çalışmıştır. Oyun içerisinde yapılan hızlı çapraz
adım cümleleri kuyuya düşmek üzere olan Çaçanı kurtarmaya doğru koşmayı
anlatıyor.
Daha önceki
zamanlarda oyunun çökme adım cümlesi var iken değişik sebeplerden bugün oyunda
çökme adım cümlesi görülmemektedir. Yörede bu oyunun türküsü de mevcuttur,
birçok yerde türkü eşliğinde oyun icra edilmektedir. Govend (Halay) oyununa
benzerlik göstermekle beraber kendine özgü değişik adım cümleleri de göze
çarpmaktadır.
Halay
oyunundaki gibi sağ ayağın tabanının yere vurulup, sol ayağın öne çıkması, sol
taban vurup sağ ayağın öne çıkmasıyla oyuna giriş yapılır. Sonra yerimizde dört
diz kırıp, dört diz çekme işlemi seyir gösterir, komutla sağ taban basılıp sol
adımın, sol taban basılıp sağ adımın öne çıkmasıyla başlar. Sağ ayak yerinde üç
defa topuk vurarak yarım daire yaptıktan sonra öne taban basar. Yerinde üç defa
tabanla ayaklar yer değiştirecek şekilde çapraz adım yapılır. Sonra komut
gelene kadar öne çıkılır. Geri geliş ve kol pozisyonları Govend (Halay)
oyununun
aynısıdır.
ÇEPİK
Oyun adını
iki elin birbirine vurmasından alır. Oyunda yöredeki kişiler ya da topluluklar
arasında çıkan kavgaların taklit edilişi anlatılmıştır. Bu çıkan kavgalarda
herkes kendisini ve ailesini korumak için var olan el ve bilek gücünü ortaya
koyar. Oyunda birbirine yakın figürlerle üç ayrı adım cümlesi görülür. Birinci
adım cümlesinde yürüyerek kavgaya davet etme, ikinci adım cümlesinde eşleşme,
üçüncü adım cümlesinde ise eşlere arasında çarpışma seyir gösterir. Erkeklerin
daha çok oynadığı tatlı-sert bir oyun olup bayanlar oynadığı takdirde bayan
bayana eşleşme söz konusudur. Eski zamanlarda ise bayanlar çepik oyunu oynamaz,
bu oyunu erkekler icra ederken erkeklerin arkasında bulunan bayanlar kavganın
bitmesi için feryat eder, hatta kavganın bitmesi için yörede namus sayılan
bayan tülbendini kavganın ortasına atar ve kavga sona erer. Yöre oyunları
içerisinde eller serbest şekilde oynanan oyunlardan biridir. Erkeklerin ve
bayanların tavırları birbirinden net bir şekilde farklılık göstermektedir.
Oyunda
eller serbest şekilde ayak ise öne önce sağ sonra, sol adım atılıp ardında sağ
topuk sol parmak ucunun yanına sol topuk ise sağ parmak ucunun yanına topuk
vurup ayak öne adım atar. Sağ topuk vurulduğunda bileklerde güç toplanır. Sol
topuk vurulduğu anda ise alkış yapılır. Böyle oyun devam ederken kişiler
eşleşir oyun karşılıklı el vurulup, dönülerek icra edilir. Eller serbest, oyun
alanı geniştir.
MERYEMO
Bu oyun
kimine göre insanlar arası ilişkiler, sevda, mutluluk ve coşkudan ortaya
çıkmış, kimine göre isminden de anlaşılacağı gibi bir bayana olan sevgiden
ortaya çıkmış bir oyundur. Meryem adındaki bir bayana duyulan sevgi
anlatılmıştır. Yine sonuç olarak şu kanıya varıyoruz ki bu oyunumuzda yörede
sevinç, mutluluk ve sevdalardan ortaya çıkıp bugünlerimize kadar gelmiştir.
Oyunda önce
sağ ayağın sağ ön vereve atılması ardından sol ve sağ ayaklar sağ ön vereve
atılır. Sağ ayak yere taban bastığında sol sağa doğru savrulur hemen ardından
sol yerine taban bastığında ise sağ sola doğru savrulur. Oyun böyle devam eder.
Eller avuç içlerinden tutulup yarım veya tam daire formunda
oynanır.
PAPURE
Bu oyun insanlar arası ilişkiler,
sevda, mutluluk ve coşkudan ortaya çıkmıştır. Bu oyun Meryemo oyununun bir
başka varyantı olup içinde halay oyunun adımlarını da görmek mümkündür. Bu
oyunda ciddi anlamda bir sürat ve sert adım figürler görmek mümkündür. Yine bu
oyunumuzda geçmişten günümüze kadar gelmiştir.
Oyunda önce
sağ ayağın sağ ön vereve atılması ardından sol ve sağ ayaklar sağ ön vereve
atılır. Sağ ayak yere taban bastığında sol sağa doğru savrulur hemen
ardından sol yerine taban bastığında ise sağ sola doğru savrulur. Oyun
böyle devam seyir gösterirken daire içine önce sağ sonra sol adımla hamle
yapılır, yerinde dört diz kırma, dört diz çekme ile seyir gösterir.
Komutla sol ayak öne çıkarılır, sol yerine çekilirken sağ ayakla öne çift
düşülür. Yerinde çapraz adım cümlesi yapılarak sağ vereve önce sağ sonra sol
ayak atılarak sağ ayak yere taban bastığında sol sağa doğru savrulur hemen
ardından sol yerine taban bastığında ise sağ sola doğru savrulur oyun böyle
devam eder.
Eller omuz
başlarından tutulur yarım ya da tam daire formunda oynanılır.
DÜZO
Bu oyun
yörede insanlar arasındaki sevgiyi anlatmaktadır. Bir erkeğin bir bayana olan
sevgisi ana tema olup, kendine ait başta ağır daha sonra hızlı olacak şekilde
iki ayrı adım cümlesi görülmektedir. Yörede bu oyunun türküsü de mevcuttur,
birçok yerde türkü eşliğinde oyun icra edilmektedir. Bölge civarında, halk
oyunlarının sınır tanımamız’lığından ötürüdür ki yakın çevre ilerde bu oyun
görülmüştür.
Yerinde
önce sağ sonra sol ayak şekilde sekme figürleri yapılarak başlanır. Daha sonra
öne doğru önce sağ ayak ardından sol ayak atılacak şekilde oyun ekip başından
gelecek komuta kadar devam eder. Ön tarafta ise oyun bir anda hem adım cümlesi
hem müzik ve ritim olmak üzere hızlanır. Aynı adım cümlesinin hızlısı seyir gösterir,
diğer komut geldikten sonra oyun ilk baştaki yavaş olan adım cümlesiyle geriye
doğru devem eder. Bu oyunda yine eller Govend (Halay) oyunundaki tutuşla
aynıdır.
KADIN
DELİLOSU
İsminden
de anlaşılacağı gibi bu oyun sadece bayanlara özgü bir oyun olup, erkek
Delilosuyla ciddi farklılıklar gösterir. Hem merkezde hem de birçok kırsal
kesimde icra edilmektedir. Yine bu oyunumuzda yörede sevinç, mutluluk ve
coşkulardan çıkmış olup, bugünlerimize kadar gelmiştir. Bu oyunda ciddi anlamda
bayana yakışacak bir zariflik mevcuttur. Bu oyun erkek Delilosuna göre daha
ağır oynanır.
Bu oyun sağ
ayağın sağ ön vereve atılmasıyla başlar. Ardından sol ayak atılır ve sağ ayak
yere sürterek geri çekilir. Öne ise sol topuk vurup geriye atılır hemen
ardından geriye sol, sağ, sol ayaklar atılır ve son olarak sağ taban vurup
tekrar sağ ön vereve hamle yaparak oyun başa döner. Eller serçe parmaklardan
tutulup, yarım daire formunda oynanır.
KADIN
HALAYI
Bu
oyunumuzda yörede sevinç, mutluluk ve coşkulardan çıkmış olup, bugünlerimize
kadar gelmiştir. Kendine has tavırları, diz kırması, omuz sallamasıyla maharet
gerektiren bir oyundur. Oyun içerisinde belirgin bir şekilde, sürat ve canlılık
göze çarpmaktadır. Yine bu oyunumuzda sadece bayanlara özgü bir oyun olup,
merkez ve kırsalda oynanmaktadır.
Bu oyunda
sağ ön vereve sağ ile adım atılır. Ardından sağ, sol sonra sağ basılıp sol diz,
sol basılıp sağ diz çıkarılır. Komutla aynı şekilde öne ve geriye hamle
yapılır. Eller bellerden saracak şekilde tutulup önce düz daha sonra sol ayak
vuruşuyla yarım daire formunu alarak oynanır. Bu oyunumuzda yine kadınlara özgü
olup erkekler tarafından da icra edilir.
TEŞİ
(KADIN)
Eski
zamanlarda şimdiki kadar gelişmiş alet ve makineler olmadığından, teşi aleti
ciddi anlamda iş gören bir aletmiş. Bu oyunda kırsal kesimdeki kadınların keçi
ve koyun kıllarını teşi denilen aletle yün haline getirmesi anlatılmıştır.
Bayan oyunu olup erkeklerde bayanları taklit etmişlerdir, erkeklerin de
oynadığı bir teşi oyunu mevcuttur, ilerde anlatılmıştır.
Bu oyun sağ
ayağın yürüme adımı gibi öne atmasıyla başlar, arkasından sol, sağ, sol...
Şeklinde yapılacak sahne çizgilerine göre devam eder.
Ayaklar
böyle hareket halindeyken elle ise sol el yukarda teşi ipini tutar sağ el ise
teşi’yi çevirir, bu arda sağ el teşi’yi çevirdikten sonra sol elin altından
keçi kıllarını yün haline getirmeye çalışır.
Oyun
alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde
düzenlenebilir.
BERİ
Bu
oyunumuzda kırsal kesimdeki bayanlarımızın süt sağması olayıdır. Oyunda süt
sağmaya gidiş, süt sağma ve bu olaydan dönüş hareketlerle ifade edilmiştir.
Tamamıyla bayanlara özgüdür. Oyun içerisinde oyuncunun kendine has tavır ve
mimikleri mevcut olup, oyuncunun kendi mahareti ön plandadır.
Oyun sağ
ayağın yürüme adımı gibi öne atmasıyla başlar, arkasından sol, sağ, sol...
Şeklinde yapılacak sahne çizgilerine göre devam eder. Bu arada sağ kolumuzda
bakraç (süt ya da yoğurt koymak için yapılmış küçük kova) bulunmaktadır. Gidiş
işleminden sonra sağ ayak geriye atılacak şekilde olduğumuz yere ister
ayaküstüne isterse diz üstüne çökülür ardından süt sağma, el silme ve ter silme
hareketleri yapılır. Daha sonra yine yürüme adımıyla oyuna son verilir.
Oyun alanı
geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.
TEŞİ (ERKEK)
Aslında
bayanların teşi oyununun kırsal kesimde erkekler tarafından taklit edilerek bir
nevi eğlenceye dökmeleriyle oluşmuş bir oyundur. Adım cümlesi olarak Şur-u
Mertal (Kılıç Kalkan) oyunundaki adım cümlesi örnek alınmış ve bayan
hareketlerini erkekler yaparak bulundukları ortama neşe katmışlardır.
İki ayrı
gurup ve her grubun başında gurubu yönlendiren ekip başları bulunmaktadır.
Oyuna giriş çepik oyunundaki ayak figürleriyle aynıdır. Kollar ise bir gurupta
sol, diğerinde ise sağ kol serbesttir, öteki kol ise öndeki oyuncunun yeleğini
arkadan tutacak şekildedir. Sahneye yerleşinceye kadar oyun böyle devam eder.
Sonra isteğe bağlı olacak şekilde bir gurup yere diz üstüne çöktürülür,
diğer gurup ayakta kalacak şekilde oyun seyir eder.
Sahneye
yerleştikten sonra bir ekip başı bir bayanın süslenmesini diğer ekip başı ise
bir bayanın kırsal kesimde mevcut aletlerle yağ yapmasını taklit ederken,
ekibin diğer oyuncuları ise ekip başlarını el ve küçük tokatlarla rahatsız
eder. Ekip başları ise bu el ve tokatlara sinirlenerek elindeki sopayla
(Haziran Ağacı) diğer oyunculara sert olmayacak şekilde vurur oyun bu şekilde
icra edilir.
Oyun alanı
geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.
GUR-U
PEZ (KURT-KUZU)
Yöre
halkının büyük geçim kaynaklarından biride hiç şüphesiz hayvancılıktır. İşte bu
seyirlik oyunumuzda yöre halkının yaptığı günlük işleriyle ilgilidir. Yöre
halkından çoban günlük hayatta koyun, kuzu otlatmak ve bunları dışardan
gelebilecek tehlikelere karşı korumakla yükümlüdür. Bu oyunda kırsal kesimde
çobanın koyunları otlatmak üzere yaylaya götürmesi ve yaylada karşılaşılan
tehlikeler anlatılmıştır.
Oyunda
oyuncular ayaklarının üzerine çökecek şekilde sahneye çoban tarafından
getirilir. Çobanın hemen yanında sürüyü koruyacak köpekte bulunmaktadır. Çoban
koyunlara yemlerini verir, kendiside bir köşeye çekilip yemeğini yer ve
ardından sigarasını içerek uyur. Daha sonra sürüye kurt saldırır, kurt bir
koyunu yer ve gider çoban uyandığında kurt kaçmıştır. Çoban kaybedilen koyun
için köpeği suçlar ve köpeğini tekmeler. Daha sonra kurdun tekrar geleceğini
düşünen çoban sürünün içine girerek kurdu beklemeye başlar, gelen kurdu
tüfeğiyle yaralar ve hemen köpek kurdun üzerine atılarak kurtla boğuşur ve
kurdu tamamen cansız hale getirir. Oyunun bitiminde yani kurdun vurulmasından
sonra çoban kurdun ayağından tutup hem kurdu hem de ekibi dışarıya alır.
Oyun alanı
geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.
HASAT
Bu oyunda
insan, doğa ilişkileri ve kırsal kesimdeki günlük yaşantı anlatılmıştır. Oyun
içerisinde oyuna dışardan tarla sahibinin gelmesi ve ürüne bakıp bereketli
gelen ürün için sevinmesi ve bu arada tarlada çalışanlarla yemek yemesi oyuna
ayrı bir güzellik katmıştır.
Oyuncuların
ellerinde tırpan bulunup, bir hasat olayı canlandırılmıştır. Sol elde tırpanın
sapı, sağ elde ise bıçak bölümü tutulup ekin biçimi ifade edilmiştir. Önce sağ
ön vereve sağ ayak atılması ardından sol ön vereve sol ayağın atılmasıyla seyir
eder. Bu arada sağ kolla tırpan sağ tarafa açılır sol kolla ürün biçilir. Bu
figürlerin bitiminde tarla sahibinin gelmesi ve birlikte yemek yenmesiyle oyun
son bulur.
Oyun alanı
geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.
KELEK
Kelek
nehirde taşımacılık için kullanılan bir araç adıdır. Yöre halkı kırsal kesimde
odun toplayarak hem kışın yakacağını temin etmiş, aynı zamanda odunları satarak
bir iş imkanı sağlamıştır. Bu oyunda ciddi anlamda bir duygusallık mevcut olup
oyun esnasında ışıkların kapalı olması, ekibin içeriye ellerde fanuslarla
gelmesi, oyuna ayrı bir güzellik katmıştır.
Bir aile
toplanıp kelek ile nehrin karşı kıyısına odun toplamaya giderken aileden
birinin azgın Dicle nehrinin sularına düşüp boğulması ve ardından yakılan
ağıtlar ve bu afete karşı dile getirilen sitemler dile getirilmiştir. Eski
zamanlarda yine odun kesmek için Dicle’nin karşı tarafına geçen halk, odunu
keserken, o bölgede bulunan oduncular kelekçilere (odun kesmeye gelenlere) odun
kestirmez ve bazen de karşı tarafa geçmelerine müsaade etmezlermiş. Hatta bu
olay bazen uzun sürdüğünden merkezdeki halk belli bir süre odunsuz
kalırmış.
Ekip başı
ve ekip sonunun elinde kelek küreklerini anımsatacak biçimde iki sopa diğer
oyunculara ise etrafı aydınlatacak fanuslar bulunur. Ekip başı ekipten önde
kürek çekmeyi canlandırarak önce sağ ön vereve sağ adım, sonra sol ön vereve
sol adım atarak oyuna başlar. Arkasında oyuncular belden eğilerek herkes bir
öndekinin sağ omzuna elini koyacak şekilde ekip başıyla aynı adımları atarak
oyun seyir gösterir.
Daha sonra
sahneye yerleşildiğinde ekip başı ve ekip sonu dışardan gelecek tehlikelere
karşı etrafı gözlerler, oyuncular ise etrafı aydınlatacak fanusları yerlere
bırakıp odun kırmaya başlarlar odunlar kırılıp toplanır. Sonra hep birlikte
oyunu giriş şeklindeki gibi oyuna devam edilirken ekipten biri düşer ve bütün
ekip düşen oyuncuyu arar, belli bir süre sonra oyuncunun cansız bedenini
bulurlar. Bu sırada oyuncular tarafından feryatlar yakılıp, Dicle nehrinin
azgın sularına sitem dile getirilir. Daha sonra oyuncular boğulan oyuncuyu alıp
sahneden çıkarlar.
Oyun alanı
geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.
ŞUR-U
MERTAL
(KILIÇ-KALKAN)
Bu
oyunumuzda yörede aşiretler arasında çıkan kavgaları ve bu kavgalarda
insanların kendilerini ve yakınlarını korumak istemesi anlatılmıştır. Yörede
çıkan tartışmaları, kavgaları tatlı ve sert bir biçimde oyuna dökmüşlerdir.
Yörede çok yaygın bir oyun olup ekip başlarının kendine özgü maharetiyle daha
anlamlı ve güzel bir hal almıştır. Ciddi anlamda maharet gerektiren bir
oyundur.
İki grup
oluşur, grup başlarının ellerinde sopalar diğer oyuncularda ise ayakkabıların
sol teki ele giyilir. Ekip başlarından gelecek darbelere karşı ayakkabılar
kalkan, sopalar (Haziran Ağacı) ise kılıç vazifesi görür. Genelde darbeler baş
tarafadır. Oyun adımları çepik oyununun adımıyla aynıdır fakat el vuruşu
yoktur. Oyuncular birbirinin arkasında tek sıra halinde dizilirler. Oyuna ekip
başları önde olacak şekilde diğer oyuncular ise sırayla herkes önündekinin
yeleğinden tutacak şekilde sıralanır. Ekip başlarıyla önce sol, sağ, sol ayak
öne atılır daha sonra sağ topuk sol ayağın yanına sonra sol topuk sağ ayağın
yanına gelip topuk vurulur ve öne atılır. Oyun gurup başlarının birbirine ve
diğer oyunculara vurmasıyla seyir gösterir. Başlığı düşen mağlup sayılır ve
diğer tarafa geçer aynı zamanda diğer gurup galip sayılır.
Oyun alanı
geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.
ÇÖMÇE GELİN
Yörede
kuraklık döneminde, yağmurun yağması için yapılmış bir oyundur. Bu oyun yörede
genelde çocuklar tarafından icra edilir. Oyun içerisinde değişik ve yöresel
maniler bulunur. Dini inançlar bu oyunda ağırlıklı olarak görülmüştür.
MANİSİ
Çömçe gelin
ne ister
Allah’tan
yağmur ister
Ekmek
ister, su ister
Bulgur
ister, yağ ister
Yağmur
yağması için büyük tahta çömçenin (Kepçe) iki yanına kollar yapılıp, üzerine
kumaş elbise giydirilir ve başına bezler sarılarak bebek şekli verilir.
Kollarından birer çocuk tutar ve kapı kapı dolaşıp mani okurlar. Ev sahibi
kadınlar bir çömçe bulgur, bir kaşık yağ verip bebeğin başından bir kova su
dökerler. Kapı önünde gelecek malzemeyi beklerken kadın halayı oynanır. Eller
parmaklardan kenetlenecek şekilde iç içe geçirilir ve sağ ayakla beraber sağ ön
vereve adım atılır arkasından sol ayak atılır. Sonra yerinde önce sol diz iki
defa sonra sağ diz iki defa öne çıkarılır.
Oyun alanı geniş olup,
oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.
YÖREDE HALK OYUNLARI KOSTÜMLERİ
Diyarbakır yöresinde
hakim olan sert karasal iklim ve yarı kurak yayla iklimi sebebiyle yazlar sıcak
ve kurak, kışlar ise çok soğuk geçer. Birazda bu iklimin etkisiyle halk
arasında birlik, beraberlik, dayanışma daha yoğundur. Bu yoğunluk geleneklere
daha sıkı sarılmayı, inançlarına daha fazla sahip çıkmayı beraberinde
getirmiştir.
Tüm bu geleneklere
bağlılık giyim kuşamın muhafaza edilip günümüze kadar dimdik ayakta gelmesini
kolaylaştırmıştır.
Halk
oyunları denilince en önemli unsurlardan biri de şüphesiz giyilen kıyafettir.
Yöresel özellikleri tamamıyla yansıtan öğedir kıyafet. Diyarbakır yöresel
özelliği sebebiyle giyimin yeri çok önceliklidir. Cumhuriyet Dönemi’nde giyilen
şehir kıyafetleri de yöre halkının giyimine her dönem ne denli özen
gösterdiğinin belgesidir.
Yörede
giyilen kıyafeti etkileyen unsurlardan bazıları;
Yörede birçok
kültürün beraber yaşaması ve kültür alışverişinde bulunulması, özündekini
kaybetmeden giyilen kıyafetleri etkilemiş ve bu etkileşim yöre kıyafetlerine
zenginlik katmıştır.
Yörenin
iklimi, coğrafyası ve içinde bulunduğu ekonomik şartlar kıyafetler üzerinde
etkili olup günlük yaşamda daha güzel görünüp, insanlar üzerinde güçlü gözükmek
ve özel günlerde kendini öne çıkarmak faktörleri kıyafetler üzerinde önemli rol
oynamıştır. Bölgede hâkimiyet kuran medeniyetlerin kıyafetlerle ilgili koyduğu
yasaklar ve önerdiği kıyafetler hiç şüphesiz ciddi birer etken olup kutsal
kitaplar ve dini yayan insanlar giyilenler hakkında kesin hükümler verdiğinden
dinsel inançlar bireylerin giyimi üzerinde ciddi anlamda etkiler
bırakmıştır.
KADIN KOSTÜMÜ
BAŞA GİYİLENLER
KOFİ
Kenarları
çuhaya benzer kumaşla çevrelenmiş, tepesi ise ipek veya benzeri
İpliklerle
elde edilmiş bir başlıktır. Parçaları ise ;
·
Tar denilen tas biçimindeki tahta ya da tenekeden yapılmış malzeme
·
Tarın üstüne geçirilen saçaklı ya da saçaksız fes
Kofiye
takma saç eklenir ve yanlardan örgüler sarkıtılır. Açık başa önce beyaz renkte
tülbent sonra yörede şaar denilen sarık ve bununda üzerine genelde canlı
renklerden seçilen puşular sarılır. Kofinin üstüne sarılan şaar düğümüne göre
takan kişinin hangi bölgeye ait olduğunu belirtir.
FES
Keçeden yapılan, baştan
bele kadar uzanan, iki türlüsü olan bir başlık çeşididir.
· Fini Fes ;
Saç bağı olmayan ve içinde kasnak bulunan, genelde yaşlıların tercih ettiği fes
çeşididir.
· Kofi Fes;
Saç örükleri bulunan ve genelde çift ya da kırk örüklü çeşitleri olan fes
çeşididir. Genelde genç kızlar kullanır ve saç örgüleri ise mavi boncuk ya da
saç bağları ile süslenmiştir.
TÜLBENT
Başa boylu
boyunca saçlar görülmeyecek şekilde örtünen, ince sık tülden yapılan, genelde
beyaz renk ve kare şeklinde olan ince bir başörtüsüdür. Yörede Çit adı da
verilir. Bu örtünün etrafı elde örülmüş oyalar ve pullarla çevrili olanları da
mevcuttur. Bunlara ise yörede yazma adı verilir.
ŞAAR
Kare
şeklinde, siyah zemin üzerine, değişik renklerden çizgiler bulunan bir baş
Örtüsüdür.
Önce üçgen daha sonra ince bir şekilde katlanıp kofinin etrafına sarılıp
düğümlenir. Yörede Çar ve Heftreng (7 renk) isimleri de verilir.
PUŞU
Özel
kumaştan dokunan, renk ve dokunuşlarına göre adlandırılan, hemen hemen her
rengi bulunan bir baş bağıdır. Başın gerisine alından geçirilip sarılmak
suretiyle kofinin üzerine sarılıp düğümlenir. Genelde canlı renklerden seçilir
ve isteğe göre sayısı çoğaltılabilir.
BEDENE
GİYİLENLER
FİSTAN
Kolları ve boyu uzun, etek kısmı
büzgülü, genelde kadifeden yapılmış bir üst giysidir. Bu kıyafete bazı yerlerde
fistan bazı yerlerde ise entari denilmektedir. Ağırlıklı olarak çiçek desenli modeller
seçilen bir giysidir.
ÜÇETEK
Genelde
kadife kumaşlardan yapılmış, önden ve yandan yırtmaçları bulunan, üzeri
kendinden desenli bir üst giysidir. Ağırlıklı olarak canlı renkler ve çiçek
desenli modellerden seçilir. Yörede mevsim ve iş şartlarına göre kullanılan bir
giysidir.
KOTİK
Kadife ya da benzeri
kumaşlardan yapılan, üzeri değişik motiflerle süslenmiş, kolu dirseğe kadar ve
önü açık bir üst giysisidir. İsim olarak kotik adını alması yörede kısa olana
kot adı verildiğindendir. Düğmesi ya da ön tarafı birbirine bağlayacak bir ek
parçası bulunmaz. Üzerindeki işlemeler genelde sarı simlerden yapılır.
ŞALVAR
Yörede
Tuman denilen çiçekli ya da kendinden desenli kumaşlardan olan, ağı dar ve düz
normal paçalı bir alt giysidir. Beli ve ayak paçaları lastikli olup, belden tam
ayak bileğine kadar uzanmaktadır. Genelde göze hoş gelen desenli modellerden
seçilir.
KUŞAK
Birçok
yerde Ağabani denilen genelde sarı ya da açık renklerden oluşan üzeri işlemeli
bele sarılan bel sarığıdır. Katlanarak ince bir sekile getirilip sıkıca bele
sarılır.
ÖNLÜK
Bele
bağlanan ve fistanın kirlenmesini önleyen değişik kumaşlardan yapılmış
önlüktür. Genelde kiri saklasın diye koyu renklerden seçilir. Yörede bir diğer
adı “Peştamaldır”.
AYAĞA
GİYİLENLER
ÇORAP
Koyun
yününden, diz altına kadar uzanan, elde işlenen ve değişik motiflerle süslenen
bir ayak giysisidir. Yörede bir diğer adı “Yün Çoraptır”.
YEMENİ
Deriden
yapılan, ağırlıklı olarak beyaz, krem veya siyah renklerden seçilen, önü
kapalı, bağcıksız, arka tarafında tutup çekilsin diye kulakçığı bulunan bir
ayak giyeceğidir. Yörede “Poçikli Yemeni” adı verilmektedir
ERKEK KOSTÜMÜ
BAŞA
GİYİLENLER
TİFTİK KÜLAH
Deve
tüyünden yapılan, genelde koyu renklerden seçilen ve üzerine yöresel ipek
puşular bağlanan bir başlıktır. Kulakların ucunu içine alacak şekilde başa
geçirilir ve üzerine puşu bağlanarak düğümlenir. Düğüm ekip başında sağa diğer
oyuncularda sola sarkıtılır. Yörede koyun yününden yapılanı da mevcut olup,
buna ise “Kum Külah” adı verilir.
CEMADANİ
Yörede
birçok değişik isim verilen, kare şeklinde, kenarları püsküllü ve ağırlık
olarak siyah-beyaz ya da kırmızı-beyaz renkteki baş bağıdır. Önce ikiye üçgen
şekilde katlanır daha sonra alından itibaren tüm başı saracak şekilde başa
sarılıp bağlanır.
SEKİZKÖŞE ŞAPKA
Yörede
birçok erkeğin tercih ettiği, değişik renk ve modelleri bulunan, bir başlık
çeşididir.
BEDENE
GİYİLENLER
GÖMLEK
Düz ya da çizgili kumaşlardan yapılan,
cepsiz, hakim yaka, önü ve kolları düğmelidir. Yörede ağırlıklı olarak düz zemin
üzerine çizgili veya kendinden çizgili olanları tercih edilir.
YELEK
Gabardin kumaştan yapılan, önde cepleri olan,
hâkim yaka, kolsuz bir üst giysidir. Şalvarla aynı kumaşı içerir, arka kısmında
ipleri mevcut olup bu ipler birbirlerine düğümlenir. Yörede “Kırk Düğme” adı da
verilmektedir.
HAŞO
Kışın
giyilen, pamuktan yapılmış ve dikişleri baklava dilimi olan bir ceket türüdür.
Yörede halen eski canlılığını koruyup giyilmektedir.
KIRAS
Dizlerden
üç, dört parmak kadar aşağıya doğru sarkan, Amerikan ya da Japon bezinden
Yörede “Kadik” adı verilen beyaz renkli kumaştan yapılan erkek entarisidir.
Buna Yörede “Zubun” adı da verilir. Kol uçlarında püskülleri (purçikleri)
vardır. Sıfır yaka olup göğüs kısmı açık olanda var kişinin zevkine göre tek
düğmeli olan da mevcuttur.
DERPİ
Erkeklerin
alttan giydikleri bir giysi türüdür. Amerikan ya da Japon bezinden Yörede
“Kadik” adı verilen beyaz renkli kumaştan yapılır. Kırsal kesimde daha çok
kullanıldığı için ağ kısmı şalvara göre daha kısadır. Bazı Derpiler uçkurlu
olup, içinden Derpinin yapıldığı bezden bir ip şeklinde kumaş hazırlanır ve
geçirilir. Bazı Derpiler ise lastiklidir. Paça kısımları ya düz olup geniştir
ya da düğmeli olup dardır.
ŞALVAR
Gabardin
kumaştan yapılır yandan cepleri bulunan, ağı bol, paçaları dar, önden uçkuru
bulunan bir alt giysidir. Uçkur bağı yün iplerin değişik renklerde boyanıp
dokunmasıyla yapılır. Bu bağ şalvara takılır, önden düğümleri şalvarın içinde
kalacak şekilde bağlanır. Daha önceleri cep ve paça kısımlarına akrep, yılan
motifleri işlenilmiştir, şimdileri ise motifli şalvarların sayısı yok denecek
kadar azalmıştır.
KUŞAK
Kare
şeklinde, kenarları püsküllü, rengârenk olan ve bele dolanan bir bel sarığıdır.
Püskülleri içeri alınıp, ikiye üçgen şeklinden kıvrımlı bir biçimde
inceltilerek bele sıkıca sarılır. Eski zamanlarda “Acem Kuşağı” ve “İpek
Kuşaklar” kullanılmıştır.
AYAĞA GİYİLENLER
ÇORAP
Koyun
yününden, diz altına kadar uzanan, elde işlenen ve değişik motiflerle süslenen
bir ayak giysisidir. Yörede bir diğer adı “Yün Çoraptır”.
YEMENİ
Deriden
yapılan, ağırlıklı olarak beyaz, krem veya siyah renklerden seçilen, önü
kapalı, bağcıksız, arka tarafında tutup çekilsin diye kulakçığı bulunan bir
ayak giyeceğidir. Yörede “Poçikli Yemeni” adı verilmektedir.
KADIN
TAKILARI
BAŞ
TAKILARI
ŞIRRIK
Yörede çok yaygın
olarak kullanılan, sadece gümüşten imal edilen, üzerinde damla, güneş, yaprak,
yılan motifleri bulunan bir takı çeşididir. Takının orta kısmı alnın tam
ortasına gelecek şekilde Kofi denilen başlığa tutturulur. Boyuna takılacak
şekilde, kolye biçiminde olanları da mevcuttur.
EYYÜN
Bir parça
kumaş üstüne düzenli bir şekilde altın paralar sıralanır. Yapılan bu takı
Kofinin üstüne, yani kaşın tam üstüne gelecek şekilde yerleştirilir, başın arka
kısmında düğüm atılır, bazı bölgelerde ekonomik güce göre altın ya da gümüş
paralar olarak değişebilir.
KÜPE
Kulağa süs
olarak takılan ve hala eski canlılığıyla kullanılan bir takı çeşididir. Genelde
yöreye özgü küpeler;
· Kişnişli Küpe
· Habli Küpe
· Fiyonklu
Küpe
· Tut Küpe
· Doktor Diş
Küpe
HIZMA
Yörenin
belli kesimlerinde kullanılan, bayanların sağ ya da sol burun deliklerine
takılan bir takıdır. Genelde altın ya da gümüş olup, üzerinde mavi boncukta
olabilir.
BOYUN TAKILARI
HAMAYLİ
Yörede
Boylamada denilen bir süs eşyasıdır. Hamayli bayanlarda süt kesilmesi, kötü
rüya, karanlıklardan ve nazardan korunmak amaçlı takılır. Diğer takılardan
farklı özelliği dini inanışın etkisinde kalarak içinde Kurandan Ayetler
vardır.
KOLYE
Yörede
yaygın olan ve fazlaca çeşidi bulunan bir boyun takısıdır.
· Habli Kolye
· Kişnişli Kolye
· İncili Kolye
· Yapraklı Kolye
· Kozanlı Kolye
· Direkli Kolye
· Badem Yapraklı
Kolye
MERCAN
Mavi ve
turuncu renklerden, üç sıralı boncuktan olup, genç kızların boynuna taktığı bir
takıdır. En temel özelliği tam boynu saracak şekilde olmasıdır. Hamayli
(boylama) gibi sarkmaz.
SÜT MUSKASI
Yörede
sütten kesilen bayanların taktığı ince, gümüş, üstünde ayetler bulunan ve
ortasında taş olan bir boyun takısıdır.
KORDON
Metalden
olup kırsal kesimdeki bayanlarda ucuna kullandığı sandığının anahtarı,
şehir merkezinde
yaşayan bayanların ise giydikleri elbisenin sol üst köşesindeki cebe koydukları
cep saati kordonudur. Yani kırsal kesimdeki bayanlar için anahtar, şehir
merkezindeki bayanlar için saat kordonu görevini gören bir boyun
takısıdır.
KEHRİBAR
Yörede
sarılık hastalığına yakalanan bayanların kullandığı, ceviz büyüklüğünde,
ortasından ip geçen, sarı kehribar taşında olan bir boyun takısıdır.
BEŞİBİRLİK
Beş altın
lira değerindeki Osmanlı parasıdır. Yörede beşi bir yerde adı verilmektedir. En
yüksek altın para sayılan takı, ip ya da kumaş parçası üzerine beş adet takılır
ve öylece boyuna
asılır.
KOL TAKILARI
BİLEZİK
Dönemine
göre çeşitli motiflerle süslenen, değişik işçiliği olan deri, ağaç, bakır,
gümüş, altından yapılan, eski dönemlerde erkeklerinde kullandığı söylenen ve
hala yaygın olarak kullanılan süs takısıdır.
· Hasır Bilezik
· Paralı
Bilezik
BEL TAKILARI
GÜMÜŞ KEMER
Gül,
menekşe, lale, yonca yaprağı gibi motifleri bulunan gümüşten imal edilip ve
bele takılan bir süs eşyasıdır.
AYAK TAKILARI
HALHAL
Yörede genç
kızların ve çocukların ayaklarına taktıkları, pirinç ya da gümüşten yapılan,
hareket ettikçe ses çıkaran bir ayak takısıdır. Halhalın ses çıkarması çocuğa
yaklaşan zararlı hayvanları korkutmak içindir.
ERKEK TAKILARI
HAMAYLİ
Asıl amacı
nazardan korunma olan, şekil olarak ta kare, üçgen, dikdörtgen veya silindir
şeklinde olan boyun takısıdır. Boyuna koldan geçirilerek takılır. Genelde
deriden ve sade bir biçimde yapılır.
PAZUBANT
Dinsel
inançlardan ilgili nazardan korunmak amaçlı doğan, üzerinde yılan, akrep,
tabanca şekilleri bulunan, kare, üçgen ve dikdörtgen şekilleri olan, kolun
dirsek ile omuz arsına takılan bir kol takısıdır.
KÖSTEK
Yörede iki
değişik çeşidi bulunan, en eski erkek takılarından olan, bir takı çeşididir.
İki şekli mevcuttur;
· Boyundan asılan ve
ucuna saat takılan.
· Yeleğin düğme iliğine
kancasıyla tutturulan ve ucuna saat takılıp saatle beraber yeleğin cebine
bırakılan.
ZİNCİR
Gri veya
sarı renkte olup, yeleğin düğme iliğinden tutturulup, kuşağın iç kısmına konan
bir takıdır.
MENDİL
Yörede
genelde açık renklerden seçilen, kare şeklinde, işlemesiz olup katlanarak
kuşakla yelek arsına sıkıştırılarak takılan bir aksesuar çeşididir.
YÖREDE
HALK OYUNLARINDA KULLANILMIŞ ÇALGILAR
Çok eski zamanlarda yörede birçok yerde icra
edilen halk oyunlarına değişik dönemlerde farklı çalgılar eşlik etmiştir.
Aşağıda yazan sazlar zaman ve mekân gözetmeksizin eşlik eden bütün çalgılardır.
· Davul
· Zurna
· Dilli Kaval
· Dilsiz Kaval
· Arbena
· Bağlama
· Santur
· Cümbüş
· Ud
· Kemança
· Darbuka
· Tef
· Zilli Tef
· Zilli Maşa
· Çığırtma
GÜNÜMÜZ
HALK OYUNLARINDA KULLANILAN ÇALGILAR
Çok eski
dönemlerde değişik çalgılar kullanılmasına rağmen, bugün hala canlılığını
koruyup günümüz kadar gelen çalgılar aşağıdakilerdir.
· Davul
· Zurna
KAYNAK KİŞİ :AHMET ALINCA
(9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanat Dalları Bölümü
Öğretim Görevlisi)
Diyarbakır Halk Kültüründe Yemek
|
|
|
|
|
Ciğer,Şiş, Kebap Çeşitleri
|
Ekşili Dolma
|
Karacadağ Pirinç Pilavı
|
|
|
|
|
|
Kuru Lebeni Tava
|
Etli Pilav
|
Sulu Lebeni Tava
|
|
|
|
|
|
Fırın Güveç
|
İçli Köfte
|
Lebeni Menü
|
|
|
|
|
|
İrmik Tatlısı
|
Saç Kavurma
|
Mumbar
|
Doç. Dr. Mebrure Değer
Güneydoğu Anadolu Bölgesinin tarihi bir
şehri olan Diyarbakır, Dicle nehri kıyısında
kurulmuştur.
Diyarbakır yöresinde sert bir kara iklimi
ve yarı kurak bir yayla iklimi egemendir. Yazlar çok
sıcak, kışlar ise soğuk geçer. Yağmurlar azdır.
Dicle nehri irili ufaklı kolları ile bu toprakları
sular.
İklimin
özelliği, bol miktarda su ve sulu besinler alınmasını
zorunlu hale getirmiştir. Bu nedenle kavun,
karpuz, hıyar, marul gibi meyvalar çok fazla yetiştirilmekte
ve tüketilmektedir. Dicle kenarında yabanî
meyva ağaçları da bulunur. Sulak vadi tabanlarında
söğüt (Salix), ceviz (Juglandis), kavak [populus) ve menengiç (F. Terebentis) ağaçları vardır.
Karasal
iklim, bozkırların oluşmasına neden olduğundan,
bu bölgede de bozkırlar çok fazladır. Bozkır bitkileri
arasında kuraklığa en fazla dayananlar soğanlı, rizomlu, yumrulu, derin köklü
ve tüylü yaprakları olan bitkilerdir.
Hayvancılığın bu bölgede yapılması sonucu
et, süt ürünleri ve yumurta gibi hayvansal maddeler
çok fazla üretilmektedir.
BESLENME BİÇİMLERİ
Beslenme;
büyüme, gelişme, sağlıklı ve verimli olarak
uzun süre yaşamak için gerekli olan enerjiyi ve
besin öğelerinin her birini yeterli miktarlarda sağlayacak olan besinleri,
besin değerlerini yitirmeden, sağlığı bozucu
duruma getirmeden, ekonomik şekilde almak ve vücutta kullanmaktır (Baysal,
89).
Diyarbakır
yöresinde geleneksel beslenme biçimleri,
beslenme alışkanlıkları hâlâ etkisini korumaktadır. Son yıllarda köyden kente
göçen halkın, bu alışkanlıkları pekiştirdikleri de gözden kaçmamaktadır. Köyden, kente göç eden halk; örf, âdet ve ananelerini
de birlikte getirmişlerdir.
Diyarbakır yöresinde çok zengin bir mutfak
kültürü vardır.
Geleneksel
yemek türlerinde etin Özgün bir yeri vardır.
Yemekler genellikle, ekşili, acılı ve yağlıdır. Zeytinyağı
az kullanılmaktadır. Balık ve diğer su ürünleri de çok azdır. Et
olarak kuzu vç koyun eti çok kullanılır.
Sığır, dana ve tavuk eti daha az tüketilmektedir.
Yumurta, süt ve süt ürünleri bol miktarda
tüketilir. Özellikle peynir ve yoğurt çok fazla
yenilmektedir.
Sebzeler ve meyveler da önemli bir yer
tutmaktadırlar.
İlkbaharda
marul, hıyar; yazın kavun ve karpuz; sonbaharda da üzüm çok fazla tüketilen
meyvelerdendir. Bu meyvelerden başka elma, erik,
kiraz, portakal da yenilmekledir.
Toplumsal
değişmenin sonucu olarak geleneksel beslenme
alışkanlıkları ve sofra âdabı değişime uğramaktadır.
Evlerde hazırlanan bazı yiyeceklerin yerini, hazır yiyecekler almıştır.
Diyarbakır'ın
zengin mutfak kültürü, halkın beslenmesinde
olduğu gibi, yapılan çeşitli yemeklerde de
kendini göstermektedir.
DİYARBAKIR YEMEK FOLKLORUNDA
KIŞ HAZIRLIKLARI
Diyarbakır
yemek folklorunda kış hazırlıkları önemli bir yer tutar. Bazı yiyecekler kış için hazırlanır. Pastırma, kavurma,
peynir, salça, pekmez yapmak, turşu kurmak, patlıcan, biber,
kabak gibi bazı sebzeleri, erik, elma gibi bazı meyveleri kurutmak,
çökelek ve koruk hazırlamak, şehriye
kesmek, pirinç, bulgur, mercimek gibi tahılları ayıklamak ve kış için kullanılabilir bir hale getirmek gibi özellikle kadınları meşgul eden işler, uzun zaman alır. Bu hazırlıklar, komşuların yardımları ile yürütülür. Bu işler, sosyal bir dayanışmanın yanı sıra, bir törene dönüşür.
Burada ilginç bir konu olarak düşündüğüm
"Şehriye kesmek" işlevini ayrıntılı olarak
anlatmak istiyorum.
Şehriye kesmek:
Diyarbakır yöresinde şehriye kesmenin anlamı
hamurun parmaklar arasında ince ve küçük
parçalara ayrılmasıdır. Şehriye çorba veya pilav
olarak doğrudan yenildiği gibi, bulgur veya pirince katılarak da kullanılmaktadır.
Şehriye genellikle geceleri kesilir. Gündüz kadınların ev işleri olduğu için gece tercih edilir.
Bunun için önceden komşulara haber
verilir.
Şehriye kesmek için, yağlı hamur yoğrulur,
küçük parçalara ayrılır. Yere büyük bir bez
serilir. Bezin etrafına minderler konur. Konuklar bu
minderlerin üzerine otururlar. Yağlı hamuru genellikle
evin büyüğü ve komşulardan biri dağıtır. Hamuru alan kişi, parmaklan arasında ovuşturarak, ince ve küçük parçalara ayırır. Bu parçalar genellikle 1–1,5 santimetre uzunluğundadırlar. Elinde hamuru biten kişi el çırparak hamur istediğini belirtir, hamur dağıtan kişi de hamuru o kişiye atar.
Şehriye
kesmek, 10–15 kadının bir araya gelmesi demektir. Bunun
için masallar, fıkralar anlatılarak, eğlenilir. Şehriye keserken ikram edilen tatlılar ağız tatlandırıcı, kolay
yenilebilen, kuru maddeler olur. Bu maddeler ya dövülmüş fındık ile
şeker veya kahve ile şekerin karışımından meydana gelen tatlılardır. Herkes bu
karışımdan bir tatlı kaşığı alır.
İkramı evin genç kızı veya komşulardan
genç bir hanım yapar.
Böylece şehriye kesmeye gelen komşular, hem yardım ederler, hem de eğlenirler.
Dolma oymak, salça ve sebze kurutmak, peynir
mercimek, tahıl ayıklamak gibi işler için de yine komşuların yardımı gereklidir.
Kış için tatlılar da yapılır. Bu tatlılar
genellikle üzümden yapılan pekmez, şıra, pestil,
kesme, ceviz sucuğu gibi tatlılardır. Bu tatlılar kışın
ceviz, badem, fındık, fıstık gibi kuru yemişlerle de
yenilir.
Diyarbakır'da ve yöresinde halk arasında
kullanılan baharatlar, beslenme biçiminin bir başka özelliğini oluşturmaktadır. Bunlar, karabiber, kırmızıbiber,
tarçın, kekik, nane, yarpuz, kişniş, karanfil gibi maddelerdir. Bazı sebzeler ve meyveler halk ilacı olarak
da kullanılmaktadırlar. Domates baş
ağrılarında, patlıcan kadın hastalıklarında, kabak sirozda,
mercimek cilt lekelerinde, nar ve elma suyu tansiyon
düşürücü olarak, meyan kökü şerbeti mide ülseri ve
böbrek hastalıklarında, maydanoz ise idrar
söktürücü olarak kullanılmaktadır.
Kavun,
karpuz ve üzümün çok faydalı olduğunu belirten
şöyle bir tekerleme vardır: Karpuz ye işegen
bak Kavun ye bilegen bak Üzüm ye rengen bak.
Buradan, karpuzun idrarı artırdığını,
kavunun şişmanlattığını, üzümün de sağlık verici
olduğunu anlıyoruz.
DİYARBAKIR TÖREN YEMEKLERİ
Törenler gerek kişisel, gerekse
toplumsal yaşamımızda önemli bir yer tutarlar.
Diyarbakır'da belirli günlerde yapılan törenler vardır. Bu
törenlere özgü değişik yemekler, tatlılar, içecekler hazırlanır. Bu törenler; doğum, sünnet düğünü, söz
kesme, nişan, düğün törenleri, kirve
davetleri, diş hediği, loğusa hamamı,
hacca gidiş, dönüş törenleri, mevlid töreni,
kurban ve şeker bayramı, muharrem ve nevruz günleri, yağmur duası ve ölüm törenleridir.
Doğumda;
doğum yapan kadının yani loğusanın sütünün
gelmesi için, pekmez, helva, kuru üzüm gibi yiyecekler yedirilir.
Gelen misafirlere "Loğusa şerbeti"
denilen tarçınlı ve kırmızı boyalı, şekerli şerbet ikram edilir. Bununla
"al basması" denilen hastalığın da önleneceğine inanılır.
Düğün törenlerinde ilke her zaman
"tatlı başla, tatlı bitir" olduğu için buna uyarak,
söz kesimi ve nişanlanmayı şerbet içmekle başlatmışlar,
düğün yemeklerinde yapılan tatlılarla da bitirmişlerdir.
Düğün ve sünnetlerde, yemeğe düğün çorbası
ile başlanılmakta, duvaklı pilav ile devam
edilmektedir. Sebze yemekleri olarak daha çok meftune ve
fasulyeYemekleri yapılmaktadır. Börekler sebze
yemeklerinden sonra sofraya getirilir. Özellikle düğün ve sünnetlerde su böreğinin ayrı bir yeri vardır.
Ayran, limonata, su gibi içecekler,
yemeklerle birlikte sofraya getirilir.
Tatlılar İse en son sofraya getirilen
yiyeceklerdir. En çok baklava, tel kadayıfı, Nuriye
tatlısı, komposto, hoşaf, zerde gibi tatlılar yapılmaktadır.
Zerde de pilav gibi, bu törenlerin
vazgeçilemeyen demirbaş bir yemeğidir.
Duvaklı pilav yapmak için, önce pirinç
pilavı bilinen tarzda pişirilir. Sonra
"duvak" denilen harcı hazırlanır. Bunun için önce bademler bir
dakika suda kaynatılarak kabukları soyulur. İkiye ayrılır. Pembeleşinceye kadar yağda kavrulur. Başka bir tarafta iri Çekilmiş kıyma da kavrularak,
üzerine karabiber, tarçın ve bahar ile karıştırılır.
Badem ilave edilir. Pilav büyük kayık tabaklara
tepeleme doldurulduktan sonra, hazırlanan harç,
pilavın üzerine dökülür. Bembeyaz
pirinç pilavının üzerine dökülen bu harç,
gerçekten bir duvak görünümündedir.
Pilavla
birlikte sofraya etli sebze yemekleri, kuzu dolması
da konur. Eğer kuzu dolması yapılmamışsa, kaburga dolması yapılabilir. Kaburga
dolması koyunun göğüs kafesi dikilip, içine iç pilav
doldurularak yapılan bir yemektir.
Pilav, kuzu dolması ve kaburga dolması gibi fazla miktarda pişirilen yemekler "NIKRA" adı
verilen iki tarafında kulpları
bulunan büyük kaplarda yapılır.
Sünnet düğününde yapılan yemekler, evlenme
törenlerindeki gibidir
Diyarbakır
folklorunda önemli bir yeri olan bir tören de "diş hediği" dedikleri,
çocuğun diş çıkarması dolayısıyla yapılan törendir. Bunun için
buğday haşlanır. Çocuk yere oturtulur. Bir bezin
üzerine haşlanmış buğday dökülür. Sonra çocuğun çevresine
ayna, kalem, tas, çekiç vs. çeşitli şeyler
konulur. Bu nesneler mesleklerin sembolleridir. Çocuk hangi
nesneyi alırsa o mesleği seçmiş olur. Örneğin kalem
alırsa kalemle uğraşan bir meslek, çekiç alırsa
çekiçle uğraşacak bir meslek seçeceğine inanılır.
Ölümde,
ölüyü gömdükten sonra, helva dağıtılır. Helva
genellikle un helvasıdır. Son yıllarda irmik helvası
da yapılmaktadır.
Ölü
evine komşular yemek yapıp getirirler veya getirdikleri
kuru malzemeleri ölü evinde pişirirler. Genellikle
yemekler çorba, pilav, börek, etli fasulye, etli
nohut, patlıcan meftunesi, hoşaf gibi yapılması kolay
olan, çok bol yapılan yiyeceklerdir. Ölü mevlüdü
yedinci günü veya kırkıncı günü okutulur. Evde okutulursa
gül suyu ikram edilir. Yemekler yapılır. Camide
okutulursa gül suyu ve şeker dağıtılır.
Yağmur duasında ise, çocuklar tahtadan bir bebek yaparlar. Bunun adı "Çemçe
Gelin"dir. Kapı kapı dolaşarak, şu
tekerlemeyi söylerler:
Çemçe gelin ne ister Allah'tan yağmur İster Bir
parça bulgur ister.
Çocukların isteyeceği maddeler değişik olabilir.
Kapısına gidilen ev, bir kova suyu "Çemçe Gelirin başından boşaltarak,
çocukların istediği yiyeceği de verir.
DİYARBAKIR'IN ÖNEMLİ YEMEKLERİ
Diyarbakır'da
en fazla pişirilen yemekler "tencere yemekleri" olarak tanımlanan etli sebze yemekleridir. Sebze yerine
bazen meyve da kullanılmaktadır. Elma, erik, ayva, çağla gibi meyvelerden etli yemekler yapılmaktadır. Diyarbakır'a
özgü yemeklerin başında "Meftune" adı verilen genellikle patlıcanla
yapılan bir yemek gelmektedir. Bundan başka düzme veya "pürlezzel", "karnıyarık" veya
"belibağlı", "içli köfte", "kibe bumbar", "lebeni çorbası", "nuriye
tatlısı" Diyarbakır'ın çok
önemli yemekleri arasında yer almaktadırlar.
Meftune, en çok patlıcanla yapılan bir
yemektir. Bundan başka; kabak, bakla, kenger, çağla
ve elma meftuneleri de yapılmaktadır.
Meftune yemeğine 18. yüzyılda yazılmış bir
"Yemek Risalesi”nde de rastlıyoruz. Burada, "Meftune" olarak anılan yemeğin patlıcandan yapıldığı, sumak ve ekşi
nar suları ile pişirildiği yazılıdır.
Meftunelerin Yapılışı: 1- Patlıcan meftunesi:
Parçalara ayrılmış yağlı ve kemikli 1 kg.
kuzu eti tencereye konur. Hafif pişirilir. Daha önce
et tuzla ovulmalıdır. Üstüne halka halka doğranmış patlıcan, sonra da domates konur. Sebzeleri örtünceye kadar sumak suyu eklenir. Sumak suyu yemeğe ekşilik
verir. Yemek orta ateşte pişirilir.
Dövülmüş sarımsak katılarak yenir.
Patlıcan
meftunesi kurutulmuş patlıcandan yapılırsa buna halk arasında "Hırçikli
Meftune" adı verilmektedir.
Diğer meftune çeşitleri de hemen hemen aynı tarzda
pişirilmektedir.
Tencerede
ve suda haşlanarak pişirilen bu yemekte besin maddelerinin
kaybı pek fazla değildir. Besin maddelerinin kaybının olmaması
ve haşlanarak pişirilmesi beslenmede sağlıklı bir yol olarak önemli bir yer tutmaktadır.
Sumak suyunun hazırlanması: Bir su bardağı sumak, iki su bardağı su ile yarım saat bekletilir ve sonra süzülür. Bu süzülen suyun içine bir yumurta kırılır. İyice çırpılır. Ateşe konur.
Üzerine çıkan köpükler alınarak atılır. Altta kalan pembemsi su, yemeklerde
kullanılır. Bu işleme "sumağı ağartma"
denir.
Eğer koruk suyu kullanmak gerekiyorsa; bir
çay bardağı ekşi koruk, üç su bardağı su ile bir saat hafif ateşte kaynatılır. Tel süzgeçten süzülür. Ekşilik verici olarak kullanılır.
2-
Bakla Meftunesi:
I kg.
bakla temizlenir. Limonlu ve unlu bir suyun içine
alılır. Bir süre sonra süzülür.
Tencerenin altına 1 kg.
yağlı, kemikli, parça et konur. Sonra
baklalar atılır. Üzerine bir bardak su ve biraz tuz ilave edilir. Ağır ateşte pişirilir. Baklalar yumuşayınca, üzerine 2 su bardağı ağartılmış sumak suyu ilave edilir. 20–25 dakika ağır ateşte
pişirilir. Yenileceği zaman sarımsakla, taze yeşil acı biber beraber dövülerek yemeğin üzerine konur.
3- Kış
Kabağı Meftunesi:
I kg. kuzu veya koyun eti hafif pişirilir.
Diyarbakır’da yetişen bir kabak cinsi olan
kabak, kavun dilimi gibi kesilir,
kabuğu soyulur, sonra küp şeklinde kesilir. Az pişmiş etin üzerine konur. Bir kaşık sal ça ilave edilir. Tuz ve 3 bardak hazırlanmış koruk suyu ilave edilip, hafif ateşte 1 saat kadar pişirilir. Sarımsak ilavesi ile yenir.
4-
Sakız kabağı meftunesi:
Yarım
kg. kuşbaşı et hafif pişirilir. 1 kg. sakız kabağı doğranır. Ete ilave 4 edilir. Bir kaşık salça ve tuz konur. Bir su bardağı kadar haşlanmış nohut konulduktan sonra, bir limon suyu veya 1–2 küçük parça limon tuzu ilave edilir. Kabaklar piştikten sonra, servis yapılacağı zaman sarımsak konur.
5-
Elma meftunesi:
1 kg. kuzu veya koyun eti hafif pişirilir.
1 kg. yeşil ve ekşi elmalar doğranır, az pişmiş etin
üzerine ilave edilir. Bir kaşık saçla veya domates
konulduktan sonra, 3 bardak hazırlanan konik suyu
ve tuzu ilave edilerek hafif ateşle bir saat kadar pişirilir. Yenileceği zaman sarımsak ilave edilir.
6-
Kenger meftunesi:
Yarım
kg. yağlı parça kuzu ya da koyun eti suda hafif
pişirilir. Sonra; temizlenmiş ve suda bırakılmış 2 kg. kenger, etin üzerine
ilave edilir, ikisi birlikte hafif ateşte pişirilir. Kaşıkla
karıştırılmaz. Piştikten sonra kengerin
üzerini bir parmak geçecek kadar sumak suyu ve bir kaşık salça katılır. Et piştiği zaman yemek de pişmiş demektir. İstenirse sarımsak ilave
edilir.
7-
Salatalık meftunesi:
Salatalık
meftunesi, taze veya kurutulmuş salatalıktan
(hıyardan) yapılabilir.
Yağlı
kuzu veya koyun eti pişirilir. Salatalığın içi çıkarılır.
Kuşbaşı doğranır, etin üzerine konulur. 3-4 domates doğranır. 10 dakika pişirilir. Daha sonra 3 bardak sumak suyu konularak pişirilir. Sarımsak dövülür. Servis yapılacağı zaman yemeğe katılır.
Diyarbakır’da
etli sebze yemeklerinin yanı sıra, etli meyve yemekleri de yapılmaktadır.
"Elma meftunesi", "elma
düzmesi", "elma dolması",
"Ayva aşı", "çağla
meftunesi", "erik aşı" gibi yemekler
Diyabakır mutfağının ilginç yemekleri
arasında yer alır. Elma meftunesini meftuneler kısmında
anlatmıştık.
Elma düzmesi:
Küçük yeşil elmalar ortadan ikiye bölünür.
Çekirdeği çıkarılır. Başka bir yerde eti
hazırlanır. Bunun için ete, karabiber, soğan, tuz, maydanoz
karıştırılarak düzmenin içi hazırlanır. Sonra ikiye
bölünmüş ve çekirdeği çıkarılmış elmaların arasına konur. Üzerine bir bardak su konularak, elmalar yumuşayıncaya kadar pişirilir.
Ayva aşı:
Buttan
kuşbaşı et kesilir. Hafifçe pişirilir. Etin üzerine,
ayvalar küp şeklinde kesilerek atılır. 2-3 karıştırarak su ilave edilerek orta
ateşte pişirilir. Ayvalar yumuşayınca, üzerine bir çay bardağı şeker ve bir
limonun suyu konularak, yarım saat hafif ateşte
pişirilir. Şeker yerine pekmez de kullanılabilir.
Ayva köftesi:
Kıymadan
et köftesi yapılır. Ayvalar dilimlenerek yağda
kızartılır. Et ve kızartılmış ayvaların üzerine 2-3 bardak su, bir
kaşık salça, tuz konularak birlikte pişirilir.
Etsiz
olarak pişirilen sebze Yemekleri:
Diyarbakır ve yöresinde; sebzeler etsiz olarak da pişirilmektedir. En
çok pişirilenler, "kazayağı",
"semizotu", "yarpuz", "kenger", "kuşkonmaz",
"ebe gümeci" gibi yabanî
otlar ve "kabak",
"bamya", "patlıcan", "fasulye" gibi bilinen sebzelerdir.
Diyarbakır'da Anadolu’nun Kıymalı böreği diğer bölgelerinde olduğu gibi çorbanın ayrı bir yeri
vardır. Yalnız bu çorbalardan biri çok sevilmekte ve Diyarbakır mutfağında önemli bir yer almaktadır. Bu, "Lebeni"
adı verilen yoğurt çorbasıdır.
Lebeni (yoğurt çorbası):
Lebeni adı verilen yoğurt çorbasını
pişirmek için, önce yoğurt, yumurta ve tuzla bir
tencerede çırpılır. Harlı ateşte tahta kaşıkla
karıştırılarak pişirilir. Kaynayan bu yoğurtlu karışıma, bir tas dövme eklenir. Dövmeler yumuşayıncaya kadar kaynatılır. Üzerine naneli kızdırılmış tereyağı dökülür. Nane yerine yarpuz adı verilen yabanî nane de kullanılabilir.
Diyarbakır'da tatlılar da çok yapılır. Diyarbakır’a özgü "nuriye" yufka ile yapılan
bir çeşit tatlıdır. İlginç olması açısından nasıl yapıldığını ayrıntılı bir şekilde anlatacağız.
Nuriye Tatlını:
2 kg. un hamur tahtasına elenir. Ortası
açılır. 15 yumurta akı, bir yumurta sarısı, biraz tuz ve bir bardak su karıştırılarak hamur yapılır. Hamur 16
parçaya ayrılır; nemli bez altında yarım saat dinlendirilir. Sonra her
parçadan yufka açılır. Bunlar yağlanarak tepsiye
yerleştirilir.
Dörder yufka ara ile, ağartılmış ve
makineden geçirilmiş badem döşenir. Fırına atılarak
pembeleşinceye kadar pişirilir. Fırından çıkarılınca hatif ateşe konur. Üstüne yavaş yavaş şurup dökülür. Tatlı genişlemeye ve kabarmaya başlar.
Ateşten alınır. Üstüne bu kez kıvamlı lan bir çeşit tatlıdır. İlginç olması
açısından nasıl yapıldığını ayrıntılı bir
şekilde anlatacağız.
Nuriye Tatlını:
2 kg. un hamur tahtasına elenir. Ortası
açılır. 15 yumurta akı, bir yumurta sarısı, biraz tuz ve bir bardak su karıştırılarak hamur yapılır. Hamur 16
parçaya ayrılır; nemli bez altında yarım saat dinlendirilir. Sonra her
parçadan yufka açılır. Bunlar yağlanarak tepsiye
yerleştirilir.
Dörder
yufka ara ile, ağartılmış ve makineden geçirilmiş badem döşenir. Fırına atılarak pembeleşinceye kadar pişirilir. Fırından
çıkarılınca hatif ateşe konur.
Üstüne yavaş yavaş şurup dökülür. Tatlı genişlemeye ve kabarmaya
başlar. Ateşten alınır. Üstüne bu kez kıvamlı şerbet dökülür, sonra dilimlere ayni
ir.
SONUÇ
Bu yazımızda Diyarbakır'ın
zengin yemek folklorundan çok kısa olarak
bahsettik.
Diyarbakır, tarihi, bitki örtüsü, iklimi
ve diğer coğrafi özelliklerinden ötürü ilginç bir folklor sergilemekledir. Bu kısa yazıda bunların hepsinden bahsetmek
mümkün değildir. Bunun için, ancak bazı noktalan
belirtmekle yetindik.
Diyarbakır
beslenme biçimlerinden bahsederken, en çok hangi ürünlerin yetiştirildiğini, hangi yemeklerin yapıldığını, nasıl yapıldıklarını belirtmek istedik.
Ancak mutfakta kullanılan kap, kaçak ve
sofra adabı gibi konulardan bahsetmedik. Bunun
nedeni, bu konuların, Anadolu’nun diğer bölgelerinde de
hemen hemen benzer bir şekilde olması, ayrıca toplumsal değişmenin sonucu
olarak bazı geleneksel beslenme alışkanlıklarının
ve sofra adabını bugün değişime uğramış olmasıdır.
Diyarbakır'ın
zengin mutfak kültürünü anlatırken, daha
çok Diyarbakır'a özgü ilginç yemeklerden bahsetmeyi uygun bulduk. Bazı
yemekleri de özellikle ayrıntılı olarak anlattık.
Diyarbakır'da kış hazırlıklarından
bahsederken, hazırlanan yiyeceklerin yanı sıra, toplumdaki sosyal dayanışmayı da vurgulamak istedik.
Diyarbakır'ın
tören yemekleri ve halk arasında çok yenilen yemekleri,
özellikle Diyarbakır'a özgü meftuneleri,
lebeni'yi nuriye Tatlısını ayrıntılı olarak anlatmayı uygun bulduk.
Böylece Diyarbakır yemek folklorunun önemli
noktalarım vurgulayarak konuyu kısa anlatmaya çalıştık.
KAYNAKLAR
Ayşe Baysal, Genel Beslenme Bilgisi, Ankara,
1989.
Nezihe Araz, "Türk Yemek Töresi",
İkinci Milletlerarası Yemek Kongresi, 3-10,
1988, İstanbul.
Nevin Halıcı, Türk Mutfağı, Ankara, 1985.
Mebrure Değer-Şevkel Beysanoğlu, Diyarbakır'da Halk Hekimliği,
Ankara/1992.
M. Değer, "Elmadan Yapılan Elli
Yemek, Diyarbakır Meftunesi", Tarih ve Medeniyet,
S. 29, Temmuz 1996.
M. Değer, "Diyarbakır Yöresi Türen
Yemekleri", Üçüncü Milletlerarası Yemek
Kongresi, 7-12 Eylül, 1990, s.119-122.
Yurt
Ansiklopedisi, Anadolu Yayıncılık, Fasikül 42, İstanbul, 1982.
Zümrüt Nahya, "Geleneksel Mutfağımızda Çorba", V.
Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi.
Muddi Küttür Seksiyon Bildirileri, Ankara, 1997, S.284–297.
Çevik Kadıoğlu, "Türk Mutfağının Akdeniz Mutfak Kültürünün
Genel Özellikleri Yönünden
Değerlendirilmesinin ünemi", V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi. Muddi Kültür Seksiyon
Bildirileri, Ankara, 199/, s.194-201.
|
KAYNAK KİŞİLER
|
|
Adı Soyadı
|
Yaş
|
Öğrenim Durumu
|
|
Anlatdığı yıl
|
|
Mualla Arıkarı
|
63
|
ilkokul
|
ev kadını
|
1991
|
|
Makbule
Değer
|
86
|
ilkokul
|
ev kadını
|
1994
|
|
Ketnziye Alakuştekin
|
65
|
İlkokul
|
ev kadını
|
1999
|
|
Türkân Şimşek
|
62
|
yüksek
|
öğretmen
|
1999
|
|
Aysel Gül
|
58
|
yüksek
|
işletmeci,
|
1999
|
|
Mebrure
Değer
|
61
|
yüksek
|
öğretini
üyesi
|
1999
|
|
Şükran Avcı
|
68
|
ilkokul
|
ev kadım
|
1999
|
|
Kaziye Mataracı
|
64
|
ilkokul
|
ev kadını
|
1994
|
|
Yüksel Şener
|
62
|
lise
|
bankacı
|
1999
|